Boğaziçi Rehberi
2010 Avrupa Kültür Başkenti

Arama

Son Makaleler

Admin

Ocak 5th, 2010 | in GENEL | 2 tane yorum

Merhabalar….

Bu site İstanbul ve Bogaziçi ile igilidir. 2010 Kültür Başketi olan İstanbul’un değerini anlatmaya, yazmaya, paylaşmaya çalışacağız.

Ocak 22nd, 2010 | in İSTANBUL | Yorum yapin

İstanbul’un kendine özgü ağaçları vardır. Belirli dönemlerde çiçekleriyle, kokularıyla kendini gösterir bu ağaçlar. Bunlardan birisi de manolyadır. İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gelen ve çok sevilen manolya… Bu ağaç şehir kültürüne sahip zevk-i selim sahibi İstanbul hanımefendi ve beyefendilerinin favorisidir. Çünkü manolya bir hüdayı nabit olmayıp bir kültürün ve zevkin ağacıdır. İtalya ve İspanya’nın Akdeniz kıyı şehirlerinde gördüm bu ağaçları.

Çiçeklerini açtığı dönemlerde bu ağaçları görmek, seyretmek için Boğaziçi’ne gidilir. Özellikle Beylerbeyi ve Arnavutköyü’ne.

Manolya ağacı, Osmanlı Devleti’ne 19. yüzyılda getirilmiştir. Bu ağaç özellikle de Boğaziçi’ne dikilmiştir. Osmanlıların, Boğaziçi haricinde, başka bir yere manolya ağacı diktiği görülmemiştir. Kasırlar ve büyük konak bahçeleri istisna.

Zaten Osmanlı Devleti’nin bir ağaç kültürü politikası vardır. Her yere, her ağaç dikilmez. Manolyanın en güzel seyredildiği yer, İstanbul’da, Beylerbeyi Sarayı’dır. Haziran ayında Boğaz gezisi yapanlar için doyumsuz bir seyir dinletisidir,  açmış manolya çiçekleri… Narin, süt beyazı…

Boğaz gezilerimde muhakkak bahsederim Beylerbeyi Sarayı’nın manolyalarından, “bakın başka yerde bulamaz ve dinleyemezsiniz bu anlattıklarımı” derim. Çünkü burada sosyolojik bir olgu olduğundan bahs ederim.

“Sadece seyredersiniz onları, manolya çiçekleri koklanmaz ve koparılmaz. Kopardığınız zaman boynunu eğer, hemen solar. Osmanlılar bu ağacın hassasiyetini bildikleri için sadece manolyayı, bu sarayın harem kısmına dikmişlerdir. Çünkü manolya ile kadınlar aynı özellikleri taşır. Her ikisi de naziktir. Kırılmaz…”derim.

Bununla ilgili Zeki Müren’in güzel bir şarkısı vardır. “Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam” diye. Manolyanın çiçekleri beyazdır. Haziran hatta temmuz ayının ortalarına kadar kendilerini nazlı bir gelin edasıyla gösterirler Boğaz’ın eşsiz güzelliğinde.

İstanbul’un en büyük manolya ağacı Baltalimanı Kemik Hastalıkları Hastanesi içerisindedir. Çevresini 2001 yılında 5,10 cm olarak ölçmüştüm. Bu hastane ilk olarak Reşit Paşa tarafından, “yalı” olarak yaptırılmıştır. Bu manolya ağacı ne hüzünleri ne dertleri ne mutlulukları paylaşmıştır… Hüzünlerinden birisi yalıyı yaptıran Reşit Paşa’nın oğlu Ali Galip burada boğulduğu için.

Boğaziçi’nde manolya seyredilecek başka bir yer Arnavudköyü’ndeki Bebek Lisesi avlusudur. Bu okulun yakın geçmişte ismi değişti. Bebek Korkmaz Yiğit(son olarak da Arnavutköyü Korkmaz Yiğit) Lisesi oldu. Okulun avlusunda, Boğaz’a hâkim manolyaları, hele hele haziran ayında açan çiçeklerini görmek insanı o kadar mutlu ediyor ki sormayın. Beylerbeyi tepelerinden seyredersiniz bu ağaçların ihtişamını.

Geçen yıl okulların kapanmasına yakın bir zamanda, bu okulun önünden geçerken okulun öğrencilerine “bu ağaçlar ne ağacı?” diye sordum. Yaklaşık yirmi öğrenciden dört veya beşi, “manolya” cevabını verdi. Şükrettim. Ya hiç çıkmasaydı. Şehir kültürüne sahip olan öğrenciler manolyayı biliyor. Ya Anadolu insanı… Zevk-i selim sahibi olanları öğreniyor. Diğerleri ise bana ne deyip geçiyor. Öğrencilere kabahat bulmamak lazım, öğretmenlerinden kaç tanesi biliyor ki manolya ağacını!

Dolmabahçe Sarayı’nın içinde de güzel manolyalar var. Ben Boğaz’da irili ufaklı yüzün üzerinde manolya saydım. Bunlar benim görebildiklerim. Bendenizin en çok sevdiği manolya, Vaniköyü’nde Suna-İnan Kıraç Yalısı bahçesindekidir. Haziran ayında manolyanın yanına koltuklar konulur, Boğaz’ın ve manolyanın tadına varılır.

Yukarıda bahsettiğim gibi İstanbullular manolyayı Boğaziçi’ne diktiler diye şimdilerde manolyayı herkes her yere dikiyor. Birilerinin Eyüp Sultan meydanının ortasına manolya ağacı dikmesi gibi… Oysa İstanbullular Eyüp Camii ve çevresini çınar ve servi dikmişlerdir. Düşünmek lazım, bize ne oluyor diye.

Dün NTV kanalında, Ortaköy Esma Sultan Yalısı’nda Mimar Eren Talu ile bir söyleşi yapıldı.

Eren Talu’ya şöyle bir soru yöneltildi.

“Siz bir mimar olarak İstanbul mimarisini nasıl buluyorsunuz?

İstanbul’da mimari açıdan ne yapıldı?” diye.

Eren Talu’nun cevabı “ Türkiye Cumhuriyeti tarafından hiç bir şey yapılmadı. İnşallah bundan sonra yapacağız.” oldu.

Biz de ağaç kültürünü öğretme ve öğrenme  açısından umutluyuz gelecekten ve gençlikten.

Salim AYDIN                                                          21 Haziran 2006

Ocak 5th, 2010 | in KÜLTÜR | Yorum yapin

Hep aşurenin sıcaklığını sevmişimdir. Anneme ne zaman sorsam ne zaman aşure yapacaksın desem, verdiği cevap yeni yılın başında Muharrem orucundan sonra derdi. Oruçlar bitti mi aşureler hemen kaynar komşulara dağıtılırdı. Bizim köyde, bizim mahallede ilk aşureyi Hekimoğlu kızı Ayşe abla yapardı. Hem de pekmezli olurdu. Yirmi gün boyunca evimize bir veya iki tabak aşure gelir, biz onu afiyetle yerdik. Bir de komşular aynı günde aşure yapmaz, genellikle farklı günlerde yapılır ki o gün komşuya götürülen aşure yensin yarına kalmasın diye

 

Bugün Hicri Takvime göre 10 Muharrem 1427, Miladi Takvime göre ise 9 Şubat 2006. Hicri yılın başındayız. Bugün oruçların bitmesi ile yarından itibaren, aşurelerin o büyük kazanlarda kaynatılıp sofralarımıza konduğuna şahit olacağız.

 

Televizyonlarda genellikle tarifi verilir aşurenin. Herkesin kendine göre bir tarifi vardır. Ancak bu tarifede değişmeyen iki şey göze çarpar. Bunlardan birincisi aşureye yediden az malzeme konulmayacaktır, yedi veya daha fazla malzeme olması gerekir. Diğer  görüş ise aşureye on iki çeşit malzeme konulmasıdır. Tabii ki bunların dini yönden hep sosyolojik nedenleri vardır; aşurenin Nuh tufanına kadar götürülmesi gibi… Ben bunun üzerinde durmayacağım çünkü bunlar üzerinde çok kalem oynatıldı şimdiye kadar.

 

            Bilindiği gibi İslam dininde âdâb-ı muaşeretin ayrı bir yeri vardır. Mesela aşure kaynatılırken, “vav” şeklinde çevrilir kepçe. Böylece aşureyi kepçeyle her çevirişte Allah’ın ismini zikretmiş olursunuz. Ben yine bunun üzerinde de durmayacağım. Benim üzerinde durmak istediğim konu, aşurenin sıcak mı yoksa soğuk mu yenmesi gerektiği?

 

            Neymiş efendim. İstanbul’da aşure soğuk yenirmiş. Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz dediğimizde bu böyledir de ondan denir. Bir sebebi yok der, çıkar işin içinden. Öte yandan Anadolu’ya gittiğinizde aşurenin sıcak yenildiği söylenir. Sebebini sorduğunuzda, biz atalarımızdan öyle gördük, derler.

 

Evet, aşure Anadolu’da sıcak yenir. Çünkü: muharrem ayında insanlar konu komşu  bir araya gelerek kurarlar kazanlarını. Malzemelerini beraber doğrar, beraber kırarlar. Her şey imece usulü olur. Kazanlar beraberce kaynatılır. Piştiğini anlamak  için de arada sırada tadına bakılır.

 

Aşure piştikten sonra diğer komşular da çağrılır. Sıcak aşureye bir de sohbet katılır. Ve böylece aşurenin tadına varılır. Benim bildiğim ve bu gün bir televizyon kanalında da gördüğüm böyledir. “Aşure sıcak yenir ve sıcak olarak dağıtılır.”  diyordu yapan kişi.

 

 

            İstanbul kültüründe aşure soğuk yenir. Nedeni ise İstanbul kadını genellikle bir işle meşguldür, aşure zahmetli bir tatlı olup yapılması zaman aldığından çoğu kez “iyi bir lokantadan” alınır. Ve tadına! varılır.

 

Tabiî ki insanlar aşureyi kendileri yapamadıkları veya yapmadıkları için lokantadan soğuk olarak alırlar ve öyle yerler. Bu alışkanlık, zorunluluk zamanla bir kültür olmuştur. Tabii ki İstanbul kültürüne vakıf olup kendi aşuresini kendisi yapan pek çok hanımefendi vardır. Bunlar aşurelerini komşularına dağıtırlar da… Bunlara söyleyecek sözümüz olmadığı gibi, bu hanım efendilerin sayılarının da artmasını isteriz.

 

Bir gazetede okumuştum. Haşmet Babaoğlu yazmıştı. Bugün Üsküdar’daki Kanaat Lokantası’ndan aşure aldım, afiyetle yedim yazıyordu. Anadolu aşuresinin, İstanbul aşuresinden farkı, Anadolu aşuresine sohbet katılması, İstanbul aşuresinin ise tadına varılmasıdır…

İstanbul’un aşureleri “usta eller” tarafından yapıldığı için tadı daha güzel olabilir.

Zaten buradaki amaç da yalnız eve geldiğinde televizyonun karşısına geçildiğinde aşureyi “gurmelik tadıyla” yemek, “tat” anlamında tadına varmaktır. İşte aşure, İstanbul insanını daha doğru bir tabirle, şehir yalnızlığını anlatıyor bu tadıyla…

 

SALİM AYDIN

Ocak 5th, 2010 | in İSTANBUL | 1 yorum var

Bu gün 17 Aralık 2006. Özellikle yazıyorum bu günün tarihini. Yılın son ayı, kışın başlangıcı. Artık insanların pencerelerinden yağmuru, hatta karı seyretme zamanı. Anne babaların çocuklarına,  bak yavrum kış geldi sıkı giyin, dışarıda fazla kalma yoksa hasta olursun dedikleri dönem…

İnsan yukarıdaki paragrafı okuduğu zaman sanki kış geldi sanacak, yok öyle şey. Bu sene kış ayında olmaması gereken şeyleri yaşıyoruz. Sanki yaşadığımız kış değil de baharın başlangıcı. Sabah kalktığımızda güneşli bir hava, güneş adeta evin içini ısıtıyor. Kalorifer yakmayı dahi ihtiyaç duymuyorsunuz. Bu kış gününde, biraz düşünüyorsunuz. Bu mevsimde bu sıcak ne diye… Küresel ısınmanın bir sonucu muydu? bu.

 Haberlerden dinliyor, gazetelerden okuyoruz. Avrupa’daki Alp Dağları son 1300 yılın en sıcak aralık ayını yaşıyor, A.B.D’de 1895 yılından itibaren tutulmaya başlayan hava raporları, bu ülkede ilk defa aralık ayının bu kadar sıcak olduğunu gösteriyor. Hatta Orhan Pamuk’un Nobel aldığı, Avrupa’nın en kuzey kentlerinden olan,  Stockholm şehrine dahi kar düşmediğini, televizyondan kendimiz görüyoruz. Orhan Pamuk’un turladığı Stockholm sokaklarında.

Hatta İzmit’teki Yuvacık Barajı’nın suyunun bitmek üzere olduğunu böyle giderse kısa bir süre sonra İzmit ve Yalova şehirlerinin içme suyuna muhtaç kalacağını öğreniyoruz. Çatalca-İzmit hattının en yoğun sanayi bölgelerinden biri olan Gebze Sanayi’nde susuzluk sıkıntısının baş gösterdiğini fabrikaların çalışamaz duruma geldiğini öğreniyor biraz de bu durumdan üzülüyoruz. Birkaç dakika pencereden dışarıya bakmanın düşündürdüğü bu olumsuzlukları bırakarak, adalara gitme kararı alıyoruz.

Gerçi geçen hafta pazar günü de Heybeli Ada’ya gitmiştik. Bu ada da çevre düzenlemesi yapıldığı için her yer kırık döküktü. Adaya ayak bastığımız da üç buçuk yaşındaki oğlum: Baba ben bu adayı sevmedim geri dönelim demişti. Onun, zor da olsa gönlünü ederek Kınalıada yönünde yürümeye başladık. Yukarıdaki piknik yerlerinde çam ağaçların eşliğinde gezerek İstanbul’un sülietini seyrettik. Bu ada diğer adalara göre biraz daha bakımsız geldi gözüme. Acaba neden diye düşündüm. Hatta bir zamanların yazlık sineması başla bir amaçla kullanılıyordu şimdi.

Güneş kendini bizden saklayınca yürüdük vapura. Heybeliada’dan bindik. Büyükada’ya geldiğimizde vapur öyle bir doldu ki. Sanki 14S, Kadıköy- Sultanbeyli hattındaki otobüs gibi, iğne atsan yere düşmeyecek. Gerçi vapur küçüktü, kış tarifesine göre normaldi. Ama aralık ayında havalar bu kadar güzel olunca, şehirli insanlar attılar kendilerini adalara… Vapur tıklım tıklım dolunca ve içerisi iyice sıcaklaşınca bizim 16 aylık kızımız hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ne yaptıysak susturamadık. Bu arada abisi de sıkıldım demeye başlayınca herkesin gözü bizim üzerimize yöneldi. Vapurdakiler güngörmüş şehirlilerdi. Oradan birisi, belediye otobüsündeki gibi susturun şu çocukları demedi Allah’tan.

Çocuklarımıza mimikleriyle oyalamaya çalıştılar. Bizden başka iki küçük çocuğa sahip aile yoktu etrafımızda. Zaten bu dönemde zevki selim sahibi olmayanın ne işi olurdu ada da. Yaz mevsimi de değildi artık. Denize girmek için gelmiş olsunlar. Onlar ada kültürünü ada zevkini yaşamak biraz olsun İstanbul’un trafik gürültüsünden uzaklaşmak adına gelmişlerdi sessizliğin ve sakinliğin sularına.

Bu pazar hava yine çok güzel biz yine iki çocukla adaya gitmek için yola çıkıyoruz. Amacımız en az insanın gittiği adaya gitmek. Bu mevsimde daha çok Büyükada ve Heybeliada’ya sefer yapıyorlarmış tekneler. Çünkü teveccüh daha çok bu iki büyük adayamış.

Burgaz ada’ya gitmek istediğimizde biraz beklememiz gerektiğini söyledi bilet kesen kaptan, bu adaya saat on iki de tekne olduğunu gidecek tekneninde küçük olduğunu vurgulamayı da ihmal etmedi. Bu arada vapurla niye gitmiyorsunuz diye düşünebilirsiniz. Vapur saatlerine de baktık. Burgazada vapuru bir kırkta kalkıyordu.

Teknemizin ismi avcı idi. Ne isim diye düşündüm. İnşallah avlanmayız diye gülümsedim kendi kendime. Neyse ki tekne tam zamanında kalktı. Teknemiz küçüktü. Biraz da lodos esince iyiden iyiye sallanmaya başladı. Bu sallantı kızımızı uyuttu.  Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra Burgazada’ya vardık. İki çocuğumuz olduğundan büyüğünü annesi, küçüğünü ben aldım. Ben yandan inmeye çalışırken eşim teknenin ön tarafından inmeye kalktı. İnemeyince tekneden çocukla, bir kadın koştu yardımına. Oğlumu aldı ve aşağıya indirdi. Bu arada erkekler kendileri inmeye çalışıyorlardı!

Bu ada benim en çok sevdiğim ada. İsminden olsa gerek. Burgaz benim köyümün eski adı. Burgaz, Rumca bir kelime olup, yüksekçe yer demek. Bu ada büyüklüğüne göre yüksekçe sayılır. Kışın adanın ziyaretçisi az. Ama kaliteli. Adaya gelenler faytonla ya ada turu yapıyor, ya faytonla Kalpazankaya’ya yemeğe gidip orada yeşilin, denizin ve adaların tadını çıkarıyorlar. Kışın hava daha sisli olduğundan dolayı Kalpazankaya’dan Yassıada ve Sivri(Hayırsız) ada görünür ama İstanbul pek belli olmaz. Sessizliğin sevdasında kaybolup giderseniz.

Biz ise iki çocukla ve onların arabalarıyla sahilden ada turunu başlıyoruz. Bir taraftan adanın sessizliği ve denizin dinginliğinin imtizacını bizim çocukların sesleri bozuyor. Karşımızdan bir iki kişi geliyor. Arkalarına dönüp bize bakıyorlar. Bu kış ayında ne işleri var ada da der gibi. Kalpazankaya’ya doğru giderken bir de ne görelim. Kıpkırmızı olgun mu olgun dalından dökülmeye başlamış kocayemişleri görünce hemen toplayıp yemeye koyuluyoruz. Daha önce bu meyveden çok yemiş birisi olarak bu kadar güzelini hiç yememiştim. Kırmızı kırmızı kiraz büyüklüğündeki bu meyveleri, Dalından bitene kadar yedik.  Kocayemiş, Akdeniz bitki örtüsünün maki türü ağacıdır. Yüksekliği, benim gördüklerim içinde, en fazla 4–5 metre civarında. Kocayemişin tam mevsimine denk gelmiştik.

Geriye dönerken sokakları temizleyen bir belediye işçisine bu gördüğümüz okulun adı ne diye sorduğumda işçi bilmiyorum okul işte dedi. Her gün önünü temizlediği okulun ismini öğrenmekten rahatsız olmayan geçmişine sadık! Bir işçi. O Okul, bu adayla anılır olan Sait Faik Abasıyanık İlköğretim Okulu. Hatta bu yazarımızın bu adada evi, ismine verilmiş sokak adı dahi var.

Adanın ahşap evleri, ahşap olmasa da insanın gönlünü okşayan taş evleri, hele hele kendini gösteren ben buradayım diye insanların karşısına çıkan, ama şehirlilerin genellikle görmezden! Geldikleri çınar ağaçları herkese selam duruyor, adanın en büyük bekçileri olduklarını göğüslerini gere gere gösteriyorlardı.

Yemek için Burgazada öğretmen evinde mola verdik. Bu adanın en güzel en büyük ahşap evlerinden birisi öğretmen evi. Aşı boyalı.  Yirmi kişilik yatak kapasitesine sahip mini bir butik otel.  En önemlisi ise manzarası o kadar güzel manzarası var kı bahçesinden İstanbul’un Anadolu yakasının seyrine doyum olmuyor. Seyredenler de aynı şeyi söylüyor. İstanbul’da görev yapan 60 bin öğretmenden kaç tanesi bu öğretmen evinin bahçesinde oturmuş, bir çay içmiştir. Yorum sizin.

Güneş batmak üzereydi. Geçen haftadaki gibi yine aynı saatte aynı vapura bindik. Burgazada da vapur kalabalık değildi. Heybeliada ya geldiğimizde doldu. Büyükada da ise vapur tıklım tıklım dolmuştu. Aynı belediye otobüsleri gibi. Ama kimse kimse den şikâyetçi değildi. Kışa sarkmış pastırma yazının son gününün son saatlerin de insanların bu kadar kalabalığa karşı yüzlerinde tebessüm vardı. En önemlisi bu tebessümlerini güneş gözlükleriyle saklamıyorlardı. Gösteriş meraklılarının olmadığını, kendilerini güneş gözlüklerinin arkasını saklamayan insanları fark ettim bu ada turumuzda.

Bostancı’ya geldiğimiz de hava kararmıştı. Vapurun iskeleye yanaşmasıyla bizim çocuklarda uyandı. Allah’tan geçen haftaki gibi sıkıntılı bir son olmamıştı. Biz de yılın son pastırma yazını mutlu bir şekilde noktaladık.

Artık bahar daki adaları beklemek kaldı…

 

Aralık 2006

SALİM AYDIN

Ocak 5th, 2010 | in İSTANBUL | 1 yorum var

1980 yılında teyzemin kızı Pakize’nin Erenköy Kız Lisesi’nde okumaya başlaması, benim de İstanbul’u tanımaya başlamamın bir vesilesi oldu. O vakit sekiz yaşında bir çocuktum. İstanbul adını o zamana kadar pek duymamıştım. Köyde yaşayan bir çocuğun duymaması da normaldi sanırım. Bu yüzden 1980 yılından itibaren İstanbul ismi hep aklımda yer etmiştir. Ne zaman İstanbul’un adını duysam teyzemin kızı ya İstanbul’a gidiyor ya da İstanbul’dan dönüyordur.

 

Teyzemlerin evinde bir İstanbul semti olan, Erenköyü’nün fotoğrafını gördüm. O gördüğüm fotoğrafta, karlarla kaplı bir okul ve bahçesinde de yine karlarla örtülü sonradan sedir olduğunu öğrendiğim ağaçları fark ettim. O zaman bunların sedir ağacı olduklarını elbette bilmiyordum.  Ağaçların karda güzel bir görünümü vardı.

 

Benim İstanbul’u tanımam bu fotoğrafla oldu. O zamana kadar İstanbul adını pek duymadığımı ifade etmiştim. Yine o dönemde bizim evimizde medeniyet aygıtı denilen “televizyon” olmadığından, İstanbul adını fazla duymamam, ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi için normal sayılırdı sanırım. Daha sonraki dönemlerde ne zaman teyzemlere gitsek o sedirli okul fotoğrafına gözüm ilişir oldu.

 

Aradan yıllar geçti. Üniversitede okumak için 1992 yılının 9 Eylülünde İstanbul’a, daha doğru bir tabirle, Kadıköyü’ne geldim. Kısa bir süre sonra, o çocukluğumun İstanbul’unu süsleyen sedirli okulu görmeye gittim. Okul ve sedirler yerinde duruyordu. Sadece karlar yoktu.

 

Tarih okumam dolayısıyla, aynı zamanda hocamın da teşvikleriyle İstanbul’u “okumaya” ve tanımaya başladım. İlgi alanımıza ağaçlarda giriyordu. Fotoğrafta gördüğüm ağacı tanımış, sedir ağacını iyice sevmiştim.

 

Sedirin normal bir ağaç olmadığını bütün ağaçlar içerisinde ayrı bir yerinin bulunduğunu kitaplarda okudum. Bu ağaç uğruna savaşlar yapıldığını öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım.

 

Meğerse sedir ağacı Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemindeki hadiselerden birinde önemli bir rol oynamış. Nasıl mı? Anlatalım. Devlet-i Aliye Donanmasının 1827 Navarün Baskını’nda[1]  büyük bir bölümü daha çok Rus, İngiliz, Fransız donanmaları tarafından yakılmıştır. Yakılan Osmanlı Donanması içerisinde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın gemileri de vardı. Bazı tarihçiler Navarün baskınında Mehmet Ali Paşa’nın gemilerinin tamamının yanmadığını belirtirler.

 

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, Navarün’de yakılan gemilerine karşılık, Osmanlı Devleti’nden sedirleriyle meşhur Beyrut ve Suriye civarını istiyordu.[2] İstek Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmedi. Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa, tabi olduğu Osmanlı Devleti’ne isyan ederek savaş açtı. Osmanlı ordusu bozguna uğradı. Kavalalı’nın ordusu Kütahya’ya kadar geldi. Avrupa devletlerinin araya girmesiyle Mısır Valisi ordusunun İstanbul’a girmesi önlenmiş oldu.

 

Savaşın nedenlerinden birisi olan sedir ağacı Osman Devleti’nde onarılmaz yaralar açmıştı. Bu savaştan sonra Osmanlı Devleti daha da zayıflayarak yıkılış süreci ivme kazanmıştır. Tekrar İstanbul’a dönersek İstanbul sedirleri ise bu yenilgiye yüzyıl dayanabilmiş, daha sonraki dönemde sedir ağaçları mağlubiyeti kabul etmek zorunda kalmıştır.

 

Bilahare 1950’lili yıllarda İstanbul’a Anadolu’dan göçler başlamış, yerleşim yerleri daha geniş alanlara yayılmıştır. Bu dönemde İstanbul’da sedir ağaçlarının en yoğun olduğu yerler, Boğaziçi kıyıları ve Anadolu yakasıdır. İşte sedir ağaçları bu dönemde göç kültürüne yenik düşmeye başlamıştır. Eskiden sedir ağaçlarının olduğu yerler sayfiye yeri olarak kullanılıyordu.

 

İstanbul halkı, 1940’lı 1950’li yıllarda sedirlerin bol bulunduğu Kadıköyü tarafına yazlığa giderler, hatta yazlığa gitmek için bir, iki ay önceden hazırlığa başlarlarmış. Özellikle 1960’lı yıllarda Kadıköyü’ne yeni yerleşim yerleri kurulmaya başlanmıştır. Bu dönemde Moda, Hasanpaşa yerleşim yerleri; Göztepe, Suadiye, Erenköy civarları ise sayfiye yeriydi. Üsküdar ve Boğaz’ın her iki yamacında da yerleşimler başlamış, sedir ağaçları bir bir yok edilerek, sedir ağaçlarının yerlerine insanlar köylerinden getirdikleri ağaçları dikmeye başlamışlardır. Kadıköyü’nde de durum aynıdır. İstanbul florası değişerek sedir ağaçları yerini kavağa bırakmaya başlamıştır.

 

Bütün bunlara rağmen İstanbul’da hala görkemli birkaç sedir ağacı kalabilmiştir. Bence en güzeli İstanbul’un incisi Boğaziçi’nde, Emirgan ve Boyacıköy arasında olanıdır. Şerifler yalısının sağında, Emirgan İskelesi’nin tam arkasında kalan, bu ağacın gövdesi göğüs hizasından 4,25 cm dir. Kesilen kolları hariç, beş tane kolu vardır. Bu sedir ağacını İstanbul hakkında araştırma yaparken 1994 yılında bulmuş, hemen ölçülerini alarak hocama götürmüştüm. O tarihte bu sedir ağacı Boğaz’ı görmekte ve Boğaz’ı bir gelin gibi süslemekteydi. Ancak 2000 yılına gelindiğinde ağacın önüne üç katlı “yalı” yapılmış, sedir ağacının Boğaz’dan o muhteşem görünümü ortadan kalkmış, bu, zevk-i selim sahipleri için bir zulüm olmuştur. Yalının inşaatı bugüne değin sürmüş,  yalının yapımı esnasında da bu tarihi sedir ağacının dibi betonla doldurulmuş, nihayetinde Boğaziçi’nin en güzel sedir ağacı kurutulmuştur.

 

Ben bu abidevi ağacın kurumadan önce dialarını çekmiştim. Şimdi onlara bakıp avunuyorum.  Her Boğaz gezimde, bu sedir ağacından bahsedip, ne zaman kesecekler(!) bakalım diye söylenirim. Tarihi ağacı kurutan, “yalıyı” yapanlara[3] bir müeyyide uygulandı mı diye de düşünürüm!!!

 

Yine Emirgan’da, bende iz bırakan diğer sedir ağacı da Şahenkler Yalısı içerisinde olanıdır. Her ne kadar yalı tadilatı esnasında sedirlerin dibi toprakla doldurulduğundan gövde kalınlığı büyük ölçüde toprak altında kalmış olsa da, “ben buradayım” diyor. Emirgan korusuna çıkarken sağda, yalı içerisindedir.

 

Boğaz’daki diğer bir  sedir ise Anadoluhisarı’ı kenarında, iskelenin elli metre yukarısında bir köşk içerisindedir. Yine Tarabya’da, İstanbul Boğazı’nın siluetine uymayan o büyük otelin! yaklaşık 100 metre arkasında, 3,10 cm genişliğinde Tarabya Körfezini gören güzel bir sedir bulunmaktadır.

 

Kadıköyü’nde ise Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü karşısında, Kuyubaşı Sokağı’nda bazı kolları bina yapmak için kesilmesine rağmen canlılığını koruyan bir sedir ağacı kendini göstermekteydi. Daha sonra bu ağaç kesildi. Şimdi yerinde yeller esiyor. Çünkü yerinde modern(!) bir bina yapıldı.

 

Bir başka sedir ağacı da Marmara denizini ve adaları uzaktan seyreden bir mevkide bulunmaktadır. Bu mevki İstanbul’un mayi-leziz yerlerinden biri olan Yakacık’tadır. Bu ağaç eski bir siyasi liderin evinin hemen alt tarafında yer alır.

 

Yine Üsküdar Adile Sultan[4] Köşkü[5] sedir ağaçlarının da bir kısmı kurumuş veya kurumaya yüz tutmuştur. Göztepe’nin merkezinde, herkesin gözünün önünde olan Fahrettin Kerim Gökay Köşkü’nün içerisindeki sedir ağaçlarının bazıları kurumuş bazıları da kurumaya yüz tutmuştur.

 

Çocukluğumu süsleyen Erenköy Kız Lisesi içerisindeki sedirlerin çoğu kurudu. Okul içerisinde hala dört tane sedir ağacı bulunmakta olup bir tanesi baraka içerisinde kalarak diğer kuruyan sedirler gibi bu ağaçta kaderine terk edilmiştir.

 

2004 yılında Erenköy Kız Lisesi içerisinde kuruyan sedirlerin fotoğraflarını çektim. Bu ağaçlar hakkında bilgi almak için okul müdürüne gittim. Oradaki görevliler müdür yok dediler. Sonra ne göreyim, kurumuş olan sedir ağaçları kesilmiş. Kesilen ağaçların kökleri delil olarak durmaktadır.

 

 

Bu ağaçların kurumasının en önemli nedenlerinden biri de yanlış budamadır. Sedir ağacının kolları budanırken, kolların ağacın tam gövdesinden kesilmesi gerekmektedir. Ancak İstanbul’da iş bilmez insanlar işine geldikleri gibi “buduyorlar”. Gövdeden kesilmeyen kollar belirli bir süre sonra kuruyarak ağacın gövdesini daha doğru bir tabirle özünü kurutuyor.

 

İşin üzücü tarafı, bu güzel ağaçlara karşı, eğitim düzeyi yüksek ve yaşam kalitesi iyi olan İstanbul(Erenköy) halkının da duyarsız kalmasıdır.

 

Çevre bilincini oluşturmak için okullarda, çevre dersi(!!!) mi verilmeli. Yoksa, ne gerek var(!!!) mı demeli…

 

Karar sizin…

 

SALİM AYDIN

 


[1] Navarin bugün Yunanistan sınırları içerisinde Adriyatik Denizi kenarındadır.

[2] Özellikle Lübnan Bölgesinde sedir ağaçları bulunmaktaydı. Bu ağaç sert ve dayanıklı olduğundan dolayı gemi yapımında kullanılıyordu. Bugün dahi Lübnan Devleti’nin bayrağında sedir ağacı vardır.

[3] Yalı sahibi olmak ayrı şey yalı kültürü sahibi olmak ayrı şeydir. Çengelköy’de Ayşe Gül Nadir(Tecimer) Sadullah Paşa yalısında yaşarken, bir İstanbul hanımefendisi olan Münevver Ayaşlı hanımefendi kayınpederinin adıyla anılan bir zamanlar ona ait olan yalıya ziyarete gider. Zili çaldığında karşına Ayşe Hanım çıkar “hayrola hanım der” bunun üzerine münevver Ayaşlı hanım efendi hanım hanım siz yalı sahibi olmuşsunuz ama yalı kültürü sahibi olamamışsınız der. Ve geri döner. Osmanlı devleti döneminde yalılarda yatak bol bulunur. Yalıya gelenler boş çevrilmezmiş. Şimdikiler ise yalı yapma uğruna bilmeyen daha doğrusu farkında olmayan canlı tarihi yok ediyorlar.

[4] II. Mahmut’un kızı, Osmanlı matbuatında ilk defa şiir kitabı basılan kadındır. Ayrıca Kandilli’de yazlık kasrı bulunmaktadır. Bu kasır 1916 yılında Kandilli Kız Lisesi olarak açılmıştır. 1986 yılında büyük bir yangın geçirmiştir. Yangından sonra Kandilli Kız Lisesi ek binası aşağı avluda yapılmıştır. Adile Sultan Kasrı Sabancı Ailesi tarafından restore ettirilerek bugün Kandilli Sakıp Sabancı Eğitim ve Kültür Sitesi olarak hizmet vermektedir.

[5] Köşk şuanda Validebağ öğretmenler evi olarak kullanılmaktadır. Bu köşkün içerisinde eski Validebağ Öğretmenler Hastanesi de bulunmaktadır. Şuanda İstanbul içerisinde kalan en büyük yeşil alandır. Toplam alan 356 dönümdür. Bu arazi son yıllarda Üsküdar Belediyesine geçmiştir.