ANTAKYA’DA BİR GÜN
İstanbul’da soğuk bir kış günü. Aralık ayında, Türkiye’nin en büyük ağacı olan çınar ağacının Antakya’da olmasından dolayı ağacın ölçülerini almak ve fotoğraflamak için yağmurlu bir cuma akşamı yola koyulduk. Antakya’ya vardığımızda Antakya’da öyle bir yağmur yağıyor ki göz gözü görmüyor.
Havaalanından servise bindik. Kaptanın konuşma şeklini servistekiler gülüyordu. Biraz boğazdan konuşan tombul sevimli biriydi kaptan. Yola koyulduk yağmurdan önümüze göremiyoruz. Ancak şoför öyle bir hızla gidiyor ki, tıpkı Suriye’deki şoförler gibi, kendimizi Allah’a emanet ettik.
Gece şehir merkezinde, Asi nehrinin üzerinden geçerken yağmur yağıyor ışıklarla beraber muhteşem bir fotoğraf karesi ortaya çıkıyordu. Bir de yağmur sularıyla iyice kabaran Asi Nehri’nin milli suları eklenince. Gece Asi Nehri kenarındaki Hatay künefecisindeyiz. Künefe fena değildi. Ama hizmet kalitesi tartışılır. Aslında şehirlilikle köylülük arasındaki fark, bu küçük detaylarda yatıyor. İyi ürün, pazarlama zayıf. Bu Türk halkının en büyük sorunlarından birisi gibi gelir bana.
Sabah hava biraz açmıştı. İlk önce tarihi çınar ağacına gitmeliydik. Öyle de yaptık. Samandağı minibüsüne bindik. Şoför yanındakilerle Arapça konuşuyor, Biz de anlamadığımız konuşmalara dinliyorduk. Şoför arada bir Türkçe konuşan yaşlı adamla konuşuyordu. Bu arada Esin, yaşlı adamın başındaki fesi gösterdi. Fes pembeydi. Ben de ona buralarda, köylerde böyle şeyler olağan dedim. İnsanlar ihtiyaçtan ne bulurlarsa giyerler öyle pembe, mavi renge bakmazlar diye. Bir köylü çocuğu olarak, yaşlı amcanın fesine takılmadım. Gerçekten küçük kasabalardan, şehirlerden İstanbul’a gelmek ve İstanbul’un kendi içinde var olan kültürünü anlamak ve yaşamak biraz da insanın kendi elinde olan bir durum. Bu husus şehri benimsemeyle ilgili. Fakat İstanbullu olup da Anadolu insanını anlama konusunda ya da anlamaya çalışmama konusunda sıkıntı olabiliyor.
Antakya çıkıştan Samandağ yirmi iki kilometre. Yol çok bozuk, bir taraftan yağmur yağıyor. Yolun bozuk olma sebebi duble yol çalışmasından dolayı. Antakya ile Samandağ arasında devamlı yerleşim var. Bir tek Antakya çıkışında birkaç kilometrelik yeşil alan mevcut. yolun diğer kısımları yani kenarları evlerle dolu.
Samandağ 42 000 levhası karşılıyor bizi. Minibüsten inerken şoföre Hıdırbey köyüne gideceğiz. Nasıl gideriz diye sorduk. Bu arada bizimle beraber minibüsten inen bir kızcağız ben de o tarafa gidiyorum dedi. Daha sonra bir taksiyle anlaştık. Yola koyulduk. Buralarda ağaçlar daha yapraklarını dökmemiş. Üzüm bağlarının, kayısıların, narların yaprakları hala üzerinde. Yaprakların bir kısmı sararmış bir kısmı ise hala yeşil. İlk önce Samandağ’a üç kilometre uzaklıkta, köyün tamamı ermeni olan Vakıflı Köyü’nden geçiyoruz. Daha sonra Hıdırbey Köyü. Bu arada şoförümüz Mehmet Bey bizim köyde de tarihi eser var isterseniz sizi oraya götüreyim dedi. Biz de kabul ettik.
Hıdırbey’deki tarihi çınar ağacının yanından geçerek Yoğunoluk köyüne doğru tırmanmaya başladık. Bu köyle Samandağ arası 7-8 km arası. Köye çıkarken yol kenarında kaynayan kazanlar dikkatimi çekti. Mehmet Bey’e aşure mi? Yapıyorlar diye sordum.
-Gülerek yok defne yağı ve sabunu yapıyorlar dedi. Köyün merkezinde ilk önce çınar ağacı ve bir köye göre büyük ve deposu olan çeşme karşıladı bizi. 50 metre ilerde de cami. Cami diyorum ilk bakışta her şey caminin duvarları gibi görünüyor. İyice yaklaşınca anlıyorsunuz durumu.
Yoğunoluk Köyü buraların en yüksek köyü cami de köyün yukarısında. Caminin alt tarafından girin dediler. Biz de alt merdivenlerden yukarıya çıktık. Cami yapılmadan önce meğer burası kiliseymiş, Kilisenin üzerine cami yapılmış, Kilisenin duvarında Yoğunoluk Köyü Ermeni kilisesi levhası var. Kilise 1896 yılında yapılmış bu levhada kilisenin mimarisi hakkında bilgi veriliyor. Minare 1950’li yıllarda yapılmış. Kilisenin içi perişan durumda, ön kısmında motifler var onların hepsinin fotoğraflarını çektim. Yukarıya cami kısmına çıktık. Caminin herhangi bir ismi yok. Oradaki gençlere bu caminin bir ismi var mı? Diye sordum.
Gençler Köyün camisi dediler. Caminin avlusunda bulunan mandalina ve portakal ağaçlarından birkaç tane mandalina ve portakal yedik. Özellikle mandalinanın tadı güzeldi. Portakallar toplanmamış yerlere dökülmüştü. İşte bir ürünün çok olduğu yerde kıymeti fazla olmuyor. Topraktan gelen toprağa gidiyor.
Bu Türk köyü. Çeşme ve çınarın fotoğraflarını çektim. Çeşme de muhtemelen Ermenilerden kalma. Kesme taştan yapılmış estetik değeri var. En önemlisi çınarı var. Fotoğrafı çekilecek kadar güzel. Çeşme, çınar, cami ve kahvesi bu dördü varsa bir köyde bir kasabada burası ya Türk köyüdür yâda bir dönem Türklerin yaşadığı köydür. İşte herkes Hıdırbey çınarına kadar geliyor ama iki kilometre yukarıdaki köye çıkmıyor. Defne sabunları nasıl yapılır. Türk köyü nasıl olur görmüyor. Kiliseden camiye çevrilen yapının özelliklerini fark etmiyor. Birkaç kişi bu durumu görse bir yerde yazdıklarını yayınlasa daha çok haber yapılsa yetkililer fark edecek, harabe şeklinde olan tarihi eserler kıymetlenecek böylelikle daha fazla yerli ve yabancı turist gelecek.
Köyün dar yollarından inerken şoförümüz Mehmet Bey’e dur şu kaynayan kazanların bir fotoğrafını çekeyim dedim.
Mehmet Bey’de çek ağabey çek. Bunlar hakiki defte sabunu. Bizim köy buraların en yüksek köyü olduğundan ve fazla ürün yetişmediğinden insanlar geçimini bu defne sabunundan sağlıyorlar.
