ANTAKYA’DA BİR GÜN (II)

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ÇINARI

Hıdırbey Köyüne indik. Ulu çınar karşımızda. Ben tabii ki daha haşmetli bir ağaç bekliyordum. Gövde olarak Türkiye’nin en büyük çınar ağacı şüphesiz. Kol, dal, budak olarak değil. Dibinden küçük bir dere akıyor. Banka oturduk.  Bir yanımızdan dere diğer tarafımızdan çeşme akıyor. Karşımızda çınar ağacı. Yanı başında kahvesi. Kahvelerimizi yudumlarken yanımıza gelen kahveyi işleten beyefendiye sordum. Bu ağaç hep bu şekil de miydi? Diye

-Kahveci Ali Tocan hayır ben 62 yıldır buradayım. Bu ağacın toprak seviyesinden boyu şu derenin aktığı yerden başlıyordu yaklaşık bu ağacın gövdesi 2-2,5 metre dolduruldu dedi. Neden dolduruldu diye sorduğumda bu alanı düzlemek için dedi. Şimdi gövdesi 20 metre doldurulmadan önce gövdesi 30 metreydi diye söyleyince dudaklarım uçukladı.

Nasıl olurda bu kadar büyük ağacın dibi doldurulabilirdi. Kahveci Ali Bey’in dediği kadar yoktur gövdesi. En azından bir 22-24 metre arasında olabilirdi. Dibi doldurulmuş olmasına rağmen, Gövde olarak Türkiye’deki çınarların en büyüğü bu Hıdırbey Çınarı. kolları ve dalları gövdesi kadar haşmetli değil. Bursa’daki ulu çınar kolları, dalları ve kapladığı alan olarak daha büyük. Bir ağacın gerçek yaşı gövdesinden belli olur. Bunların ayrıca ölçüm metotları var. Bir ağacın normal ölçümü iki yerden yapılır. toprak seviyesinden, bir de, göğüs hizası dediğimiz 1,30 cm den ölçülür.

Tarihe ve canlıya önem vermeyen bir toplumundan yâda topluluktan bunların beklenmesi gayet normal. Bu durum Avrupa da olsa idi. Halk ayaklanır bu ağacın dibini açarlar. Okul öğrencilerini bu ağacı göstermeye getirirlerdi. Yıllar önce İsviçre’de bir ağacı göstermek için okul öğrencilerini İsviçre’nin bir ucundan bir ucuna götürmüşler. Bu durum bana anlatıldığında inanmamıştım. Ama doğruydu.

Çınarın doğusundaki taş ev bir zamanlar köyün ağasının eviymiş. Bir ara pansiyon olarak kullanılmış. Çınarın dibinden bakınca eski bir taş ev olmasına rağmen bir köye göre gayet sağlam duruşu olan bir köy evi havasını hemen seziyorsunuz. Kahvemizi suyumuzu içtikten sonra vakıf köye gitmek için yola koyuluyoruz.

Bu köyün tek özelliği Ermeni Köyü olması, başka bir özelliği yok. Köyde zaten küçük bir köy ortasında sadece bir kilisesi var. Son yıllarda artık kilisenin papazı da yokmuş. Gerek duyulduğunda papaz Antakya’dan geliyormuş. Kilise yeni yapılmış tarihi bir havası ve özelliği yok. Kilisenin içerisinde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Tarihi hiçbir değeri olmamasına rağmen fotoğraf çekilmesine izin verilmemesinin sebebi sosyolojik. Küçük yerlerde kendilerine farklı hissettirmenin bir ürünü bu durum.

Görevli hanımefendinin anlattığına göre İstanbul’da Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesine bağlıymışlar. Kilisenin hediyelik eşya bölümünde nar ekşisi! Satıyorlar. İki kadın çalışıyor burada.

Tekrar Samandağ’ı üzerinden Çevlik. Samandağ’ının sayfiye beldesi burası denizin haricinde kaya mezarları ve Hızır türbesiyle ünlü. Türkiye’de Hızır ve Hızır isimlerinin en fazla olduğu şehirlerden birisi Antakya. Tabi ki bunların sosyolojik nedenleri de var. Türbe sahilde denize yüz metre uzaklıkta. Kaya mezarlıkları çıkışından türbeyi görmek mümkün. Çevlik Samandağ’ından 8-9 kilometre. Sahilin kumsalı geniş yaklaşık sahilin uzunluğu 3 kilometre. Ancak sahil kirli. Biz sahilde iken öyle bir yağmur başladı ki. Hemen bir restorana sığındık. Restoran denizin yanında denizde öyle bir dalga var ki abartısız dalganın yüksekliği 2-3 metre var. İnsan burada şimdi Çağla Kubat’ın sörf yapmasını seyrediyormuş gibi hissediyor kendini. Sörfçülük için burası çok uygun olabilir. Uzun zamandır deniz dalgasının sesini böyle hissetmemiştim. Yağmur, deniz, kum ve dalga ve hülyalar…

Çevlik’teki kaya mezarları eski olmasına rağmen birkaç tane oyulmuş küçük mağaradan başka bir şey yok. Burası yeni turizme açılmış. Çevlik’te minibüs beklerken yaşlı bir çift yanımızda durdu. Arabalarına bindik sohbet etmeye başladık. Arabayı kullanan Yusuf Büyükleyla 72 yaşında kendini 36 yaşında görüyor. Yanında eşi Rena Hanım, Hanımefendinin rahatsızlığı nedeniyle yürüyemediği için arabayla gezdiriyor eşini Yusuf Bey. İlginç bir durum bu. yağmurlu hava da eşini hava alsın diye ilçe ilçe dolaştıran birisi. Bunu bu ülkede kaç kişi yapar!.

Yusuf Bey çok güzel Türkçe konuşuyordu.

-Arapça biliyor musunuz? Diye sordum. Verdiği cevap ilginçti.

- Anadilimiz olur. Dedi. Arkasından Rena Hanım ekledi

- Bize buralarda alevi derler dedi. Gerçekten kadının başına bağladığı eşarbından bu belliydi. 7 tane çocukları varmış. Hepsini evlendirmişler. Yusuf Bey’in emekli maaşıyla zar-zor geçiniyorlarmış. Çocuklarının yardım taleplerini kabul etmiyorlarmış. Sohbet o kadar güzel ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Tekrar Antakya’dayız.

Yusuf Bey, bizi Harbiye ye götürdü. Antakya’da yeme içme yeri Harbiye dir. Önemli restoranları gösterdi. Bu arada yağmur yağmaya devam ediyor. Rena hanım iyi bir copilot Yusuf Bey’e arasıra uyarıyor.  Bizi ille de evlerine davet ettiler. Bu özellikleri alevi olduklarını ele veren en önemli unsurlardan biriydi. Alevilerde misafire olan hürmet ve muhabbet farklı. Bunun gibi daha önce de birkaç kez şahit olmuştum. Harbiye girişinde oturmalarına rağmen bizi Antakya’ya kadar götürdüler.

Uzunçarşı adı üzerinde uzun. Daha önce birkaç defa Antakya’ya gelmeme rağmen bu çarşıyı görmemenin hüznü var içimde. Bizim Kapalıçarşı’dan farkı yok. Daha çok Halep’teki kapalı çarşıya benziyor. Dar sokakları ve satılan ürünlerin benzerliğiyle. Defne sabunları dükkânları ve künefe yapan dükkânlar maharetlerini göstermek için künefenin nasıl yapıldığını halka gösteriyorlar.

Tabi turşucularını unutmamak lazım. Halep usulü, kasaptan koyun etini istediğiniz yerinden kestirip, orada pişirilerek size hizmet sunuluyor. İnsan zaten kokusuyla doyuyor.

Antakya’nın en iyi künefecisini Uzunçarşı’da. Ahmediye Camii yanında çınarıyla, çınaraltı künefe. Yusuf Usta’nın yeri.  Uzun çarşı esnafına göre künefe burada yenir. Künefe közde tıpkı Gaziantep’teki gibi. Caminin çınarı fazla büyük değil. Akşam vakti künefeleri yedikten sonra üzerine çay içtik. İçtiğimiz çayın parası neredeyse künefe parası kadar. Sonra çayın getirildiği yandaki kahvehaneye çayın parasını sordum elli kuruş dedi. Bizden ise künefeci bir buçuk lira aldı.

Bu yapılan tam bir köylü kurnazlığı idi. Nasıl olsa bunlar İstanbul’dan gelmiş gidecekler ne koparırsak cebimize kalır düşüncesi. Yusuf usta dükkânda yoktu. Ustayla yolda karşılaştık. Durumu anlattık. Çocuklar yanlış yapmış dedi. Paranızı geri vereyim. Ben de bu para meselesi değil. Cumhurbaşkanımız, size geldi künefe yedi diye, boy boy resimler asıyorsun. Bunun üzerinden gelen müşteriyi fahiş ücretle çay satmaya kalkıyorsun.

Habibi neccar camii Anadolu’nun ilk camii olarak biliniyor. Çok fazla tarihi özelliği yok. Belirli dönemlerde tadilat geçirmiş cami.

Anadolu restoran, Antakya’daki en renkli lokanta. Antakya’nın elitistleri burada kadınıyla erkeğiyle. Lokanta’nın sosyolojisi Gaziantep’ten farklı ve daha renkli. Farklı kültürler belli ediyor kendini. Gazetelerde okuduğum Antakya restoranlarını dolaştım. İçlerinde en iyisi Anadolu Restoran. Yemekleri fena değil.

Burada Hamidiye suyunun satılması dikkat çekici. Antakya’ya daha yakın çevrede Hamidiye suyu kadar kaliteli su bulunmasına rağmen niçin İstanbul’dan daha fazla maliyeti olmasına rağmen bu su getiriliyor?  Böyle yapılmasının sebebi iyi bir restoran olduğunu göstermek için mi? Yoksa işletme sahibinin bu su ile ekonomik bir bağlantısı mı? Var.

Künefe Antakya’ya mal edilmiş olmasına rağmen yemekte de aynı düşüncedeyim. Gaziantep’in gerisinde kalmış bu durumun ekonomik gelişmişlikle ilgili olduğunu düşünenlerdenim.

Hatay mutfağının en iyisi yine İstanbul’da bana göre…

Yemekten sonra ver elini İstanbul.

Yahya Kemal misali…

17 Aralık 2010                                                                                  SALİM AYDIN.

Aradığınız içeriğe ulaşılamadı...
One Response
  1. This blog is very informative and usefull. Well Done!

Yorum yapın