İSTANBUL ERGUVANLARI
İstanbul’a ilk defa üniversite eğitimi almak için 1992 yılında geldim. Harem’den karşıya baktığımda Ayasofya ve Sultanahmet camilerini gördüm, ilk onlar hoş geldin dediler bana.Önce hayret, sonra hayranlık… Ayasofya Camii’nin rengi, azameti… Şimdiye kadar yaşadığım şehirlerde, ne şehzade şehri Manisa’da ne İzmir’de bu renkte, bu kadar büyük bir cami görmüştüm.
“Erguvan” ismini ilk olarak Hocam Doç. Dr. Haluk Dursun’dan duydum. Erguvan, bir ağaçmış. Ama nasıl bir ağaç olduğunu
bilmiyordum. 1993 yılı Nisan ayında Hocamla yaptığımız Boğaziçi gezisinde erguvan ağaçlarını tanıdım ve sevdim. Bu ağacın
çiçekleri, İstanbul’da yaşayan Anadolu insanı tabiriyle pembe renkliydi. Ama İstanbullulara göre bu ağacın bir rengi vardı: erguvani. Bu renk, benim İstanbul’a ilk geldiğim gün gördüğüm, hayran olduğum Ayasofya Camiinin rengiyle hemen hemen aynıydı. Daha doğrusu tıpkısıydı. Sadece Ayasofya’nın rengi solmuştu.
O ilk hayranlık erguvanlarla tamamlandı. Daha önce görmediğim bu güzellikler karşısında erguvanlara, Boğaziçi’ne ilgim her geçen gün daha da arttı. Hocamla erguvanların açtığı nisan ve mayıs aylarında, her sene erguvan gezileri yapmaya
başladık. On beş gün önceden erguvan şöleni ne zaman başlayacak diye karadan bir boğaz turu yapar, erguvanların durumunu
inceler, Boğaziçi gezisinin gününü belirlerdik. Erguvanların en güzel açtığı dönemde biz Boğaziçi’nde gezimizi yapardık.
Tekne Kadıköyü’nden açılır, Boğaza akar, Rumeli tarafından sahile elli metre uzaklıkta yoluna devam eder, Kavaklara
doğru ilerlerdi. Boğaziçi’nin özellikleri tek tek anlatılırken yalıların, içinde yaşayanların hayata, şarkılara, şiirlere değen hikâyeleri dile gelirdi. Anadolu Kavağı’nda bir mola verilir, dönüşte ise Anadolu yakasından teknemiz yoluna,
biz hikâyelerimize devam eder, Boğaziçi’nin ve erguvanların tadını çıkarırdık.
Erguvanlar çiçekleriyle baharda bir ay gülümser bizlere. Ayasofya ise erguvanların rengiyle gülümser bir yıl
boyunca. İstanbul Boğazı’nda erguvani renkte birçok yalı var. Bu yalılar rengini erguvandan alırlar. Erguvanların açtığı dönemde Boğaziçi’de, erguvanlarla yalıların raksı vardır adeta.
Bizans’tan, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan biz Türklere kalan yegâne canlılar erguvanlar… Bizans’ın,
Doğu Roma’nın hikâyelerini dinleriz onlardan. Erguvan odalarındaki sünnet eğlencelerini, aşkları, sevdaları, hüzünleri…
Rivayete göre: Yahuda İskoryot, Hazreti İsa’nın on üçüncü havarisidir. Bu havariler Hazreti İsa ile birlikte,
Hıristiyanlık dinini anlatan öğrencilerdir. Ancak bunlardan on üçüncü havari olan Yahuda İskoryot; Hazreti İsa’yı, onun düşmanlarına ispiyonlamıştır. Bunu Hz. İsa hissetmiş, öğrencilerini Kudüs’teki o kutsal kabul edilen zeytin
ağacının altında toplamıştır. Peygamber, orada ekmeği şaraba bandırmış; ekmeği yemişler, şarabı içmişlerdir. İşte Hıristiyanlarda ekmeğin ve şarabın önemi buradan gelmektedir. Daha sonra dağılmışlardır.
Hz. İsa bu toplantından sonra düşmanları tarafından yakalanmış ve çarmıha gerilmiştir. Hıristiyanların inancına göre,
Yahuda İskoryot yaptığı bu işten çok utanç duymuş, kendisini erguvan ağacına asmıştır. Bu ağacın çiçekleri, Yahuda İskoryot intihar etmeden önce beyazmış. Yahuda’nın utancını dayanamayan ağacın çiçekleri sabaha kadar morarmış,
erguvani rengini almıştır. Rivayetler böyle diye dursun, son zamanlarda dünya basınında Yahuda İskoryot’un masum olduğu yolunda haberler çıkıyor, hatta Yahuda’nın dahi ihanete uğradığına dair yazılar okuyoruz. Mel Gibsın’ın Hz. İsa’yı konu alan, Hz. İsa’nın hayatının son on iki saatini anlatan TUTKU adlı filminde, Yahuda’nın kendini astığı ağacın çiçeği ve yaprağı olmadığını görüyoruz. Tutku’da erguvandan eser yok…
İşte bir peygamberin ölümüne neden olan on üçüncü havari Yahuda İskoryot’un kendini astığı ağaçı Hıristiyanlarca
bir değer verilmiştir. Öyle ki on üç havariden dolayı olsa gerek 13 rakamı Hıristiyanlarca uğursuz kabul edilmiştir. Hatta bunun radikal örnekleri hayatlarına yansımıştır. Mesela, bazı binalarda 13. katın yapılmadığı, otellerde 13 numaralı odanın olmaması gibi…
Erguvan hem süs bitkisi olarak kullanılmış hem de insanoğlunu ölümü hatırlatan mezarlıklarda dahi yer
bulmuştur. İslam dünyasında da, erguvan gibi bir hikâyesi olmayan, ancak Müslümanlarca kutsal bir değeri olan ağaç vardır. O da servi ağacıdır. Bunun en iyi örneği Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’daki Karacaahmet Mezarlığıdır.
Servi, tek parçadır. Kökü de tek parça olduğundan dolayı mezarlara zarar vermez. Mezarlığın kokusunu alır. Yekpare olduğundan dolayı rüzgâr estiğinde salınarak “Hu” dediği yani Allah’ın ismini zikrettiği ifade edilir. İşte erguvanla servinin ortak noktası hem doğada hem de mezarda insanların ruhunu okşaması…
Ne zaman erguvanlar açsa seyrini doyum olmaz sevenlerince. Eski İstanbullular da ilkbaharda erguvanı sonbaharda
lüferi dört gözle beklerlermiş. İstanbullu bilirmiş bahardaki sevgilisini.
