LÜBNAN (I)

İSTANBUL’DAN TRABLUS’A

Karlı bir İstanbul sabahı. Yol arkadaşım Hakan Bey’in beni almasıyla yola koyulduk. Kar yağıyor, ana yollar açık. Boğaz Köprüsüne geldiğimizde trafik yoğunlaştı. Köprü üzerinde dur-kalk yaparken birden aklıma İzzet Keribar geldi. Bize, derslerinde bir yolcuğa çıktığımda arabanın en önüne oturur fotoğraf kokusu alırım derdi. Bunu neden anlatıyorum. Kar yağıyor fotoğraf kokusu var. Ama benim fotoğraf makinem bagajda. Manzarayı sadece bakıyorum!

Köprü çıkışında metrobüs kazası olmuş insanlar yürüyerek Zincirlikuyu’ya doğru gidiyorlar.

Hakan Bey, Hocam,  yürüyen yolculardan bir kaçını alsak iyi olmaz mı?

Bende, siz bilirsiniz.

Yürüyenlerden ikisini tesadüfen arabaya aldık. Aldığımız kişiler özel bir hastane de doktormuş. Telefon çaldı. Bizim doktorlardan birisi Arapça konuşmaya başladı. Konuşması bittiğinde ben Suriyeliyim. Şam’dan sağlık sorunları nedeniyle birisi gelecek o konuda konuştuk dedi.

Hakan Bey’de ne tesadüf biz de Şam’a gidiyoruz. Güzel bir tevafuk oldu.

Saat 19 30 sularında Gaziantep Havaalanına indik ve beklemeye başladık. Hakan Bey’le sosyolojik tahliller yapmaya başladık havaalanındaki insanlar üzerinde. İnsanların yüzü gülmüyor dedi Hakan Bey. İnsanlar genelde orta boylu. Çocuklu aile sayısı bayağı var. İnsan tiplerinde farklılıklar var. Bu da göç almış bir şehir havası veriyor bize. İnsanlara bakarak Gaziantep’in muhafazakâr bir şehir olduğu belli oluyor.

Saat 22 00 de Gaziantep Havaalanından tura katıldık. Yaklaşık bir saat sonra Öncüpınar gümrük kapısına doğru varıyoruz. Yolumuzun üzerindeki yerleşim birimlerinden bir tanesi Mercidabık. Bu ismi biz Yavuz Sultan Selim’in Memluklularla yaptığı 1516 savaşından tanıyoruz, Hatırlıyoruz. Coğrafyaya aşina olmadığımızdan mıdır? Nedir hep Mercidabık’ı Suriye’de biliriz. Tarih kitaplarının haritalarında Suriye’de diye gösterilir. Oysa bizim topraklarımızdadır o. Müslüman Arap dünyasının kapılarını yaklaşık 500 yıl önce açmıştı bizlere. Şimdi aynı vazifeyi bir daha ama daha kuvvetli bir şekilde yapmaya hazır bir duruşu var.

Öncüpınar sınır kapısını geçtikten sonra Halep, Hama, Humus üzerinden Lübnan’a doğru yola koyuluyoruz. Tur temsilcisi, sabah namazına Humus şehri Halid Bin Velid Camine yetiştiriyor. Buraya benim üçüncü gelişim. İsteyenler namazlarını kıldı. Cami gezildi. Dikkatimi bir şey çekti. Geçen yıl geldiğimizde minber ile mihrap arasında asılı olan kılıç bu sene yoktu. Acaba neden yerinde yok veya kayboldu mu? Düşündüm. Neyse ki geçen yıl geldiğimizde asılı olan kılıcın fotoğrafını çekmiş hatta profesyonel fotoğrafçı olan Ankara’dan katılan abimiz sen de iyi göz var ben nasıl onu göremedim demişti.

Şimdi iyi ki bu fotoğrafı çekmişim diyorum. Cami kenarında, bizim otobüsün geldiğini gören salepçi arabasıyla hemen yanımıza geldi. Sabahın serinliğinde salep iyi gider deyip birer bardak salep içtik. Hayatımda şimdiye kadar içtiğim en tatlı salepti. Halid Bin Velid Camiinde bir saat kaldıktan sonra saat yedi de Suriye gümrüğündeyiz. Burası aynı zamanda Nehri Cenubu Kebir. Havanın yağmurlu olmasından dolayı suyu bol ve milli akıyor. Burada işimiz yarım saatte bitti.

Lübnan gümrüğünde, bize verilen kâğıtlara pasaport bilgilerimizi yazdık beklemeye başladık. Bu bekleyiş iki saat yirmi dakika sürdü. Nedeni ise pasaport bilgilerinin ve vize işlemlerinin bir kişi tarafından elle yazılarak yapılması. Hayatımda gördüğüm gümrük kapılarından farklı ve bir o kadar enteresan. Pasaport işlemlerinin yapıldığı binanın karşısında bakkal dükkânı var. Bakkalın önünde bekleyen çocuklar ve gençler. Bizim Anadolu’da da köy meydanlarında ya kahve önünde ya bakkal önünde gençler bekler yoldan gelen geçenleri seyrederler. Durum gümrükte böyle.

Lübnan Gümrüğünde, Lübnan Kültür Bakanlığı tarafından, turizm şirketine tavsiye edilen rehberimiz Yasin bize katılıyor ve anlatmaya başlıyor. Bizim Suriyeli rehber İsmail’de bize onun anlattıklarını Arapçadan tercüme ederek anlatıyor. Lübnan tarafındaki gümrük bölgesine(Deppusiye?) kayıp köy diyorlarmış rehberimiz İsmail’in deyimiyle. Çünkü çocukların bir kısmı okul için Lübnan tarafına bir kısmı da Suriye tarafına gidiyorlarmış. Gümrük çıkışında bir ovadan ilerliyoruz. Lahana, soğan tarlaları ve portakal, mandalina bahçeleri. 15-20 tane romanların(Çingene) çadırı var yol kenarında. Bazı çadırlar aşırı yağmurdan etkilenmiş hatta içlerine su girmiş. Sol tarafımızda Lübnan Dağlarının kuzey uçları. Tepelerde kar var. Bu arada İsmail Lübnan’ın eni ve uzunluğu hakkında bilgi veriyor. Verdiği bilgiler benim okuduklarımdan farklı. O Rakamları biraz fazla gösteriyor o kadar.

Benim okuduklarımda, Lübnan’ın kuzey-güney doğrultusunda uzunluğu yaklaşık 217 km. Eni ise doğudan batıya uzunluğu ise 32-88 km arası. Toplam yüzölçümü 10. 230 kilometre kare. Yaklaşık on dakika gittikten sonra sığla ağaçları arasındaki yoldan gidiyoruz birkaç kilometre. Tıpkı Muğla’dan Marmaris’e giderken, Sakar geçidinden aşağıya doğru inerken gördüğümüz sığla ağaçları gibi. Benim çocukluğumda Marmaris’e giderken Gökova körfezinde yol sığla ağaçlarının arasından geçerdi. Daha sonra bu yolun yanına yeni yol yapılınca arabalar bu yoldan geçmemeye başladı. Çocukluğumda geçtiğim o yoldan tekrar geçiyormuşum gibi hissettim.

Akdeniz kenarındayız. Deniz kenarları bakımsız. Dalgalar sahili o kadar güçlü vuruyor ki lodos denizin, insanlar tarafından atılmış çöplerini adeta geri veriyor.  Nehri El Bared’den geçiyoruz. Biraz daha ilerde Akdeniz sahilinde yaklaşık 50 tane Roman(Çingene) çadırları var. Otobüstekilerden bazıları bunlar için ne şanslılar dedi. Herkes kendi açısından bakıyor olanlara ve olaylara!

Aradığınız içeriğe ulaşılamadı...
2 Responses
  1. Keep ‘em coming… you all do such a great job at such Concepts… can’t tell you how much I, for one appreciate all you do!

  2. aa home emergency diyor ki:

    Hello there! You guys make this site entertaining and you still manage to keep it smart. I can?t wait to read more from you. This is really a great blog.

Yorum yapın