TRABLUS’DAN BYBLOS(JBEİL)’E
Trablus’a doğru yaklaşıyoruz. Bu şehirde daha çok Sünniler ile Şiiler yaşıyor. Trablus’un diğer Lübnan kıyı şehirlerinden farkı, burasının büyüyüp gelişmesi daha doğrusu değer kazanması Hz. Ömer’in burayı 636 yılında fethinden sonra. Osmanlılar burayı 1516 yılında ele geçirdi. 1916 Sykes Picot antlaşmasına kadar. Lübnan tam 400 yıl Osmanlı devleti toprağı olarak kaldı. Trablus’un güney şehirlerinden farkı 1975-1991 yılları arasında devam eden iç savaştan güneydeki şehirler kadar etkilenmemesi. Bu şehir Lübnan’ın ikinci büyük şehri. Yaklaşık 600 000 nüfusu var. Trablus, Tripoli’den geliyor. Üç şehir demek. Bir de Libya’nın Trablus’u var. Osmanlı Devleti’nin son üç savaşından birisini adını veren Trablusgarp Savaşı’dır. Trablusgarp bizim yakın tarihimizde Türkün teşkilatçılığını göstermesi açısından önemlidir. Enver Paşa ve Mustafa Kemal gibi… Şehir girişinde iki üç katlı biraz bakımsız binalar. Şehir merkezi bir yarımada. Buraya Mina deniyor. Buranın muhazakar bir şehir olduğunun göstergesi kavşaklarda Arapça “Allah” yazması.
II. Abdülhamit döneminin saat kulesinin yanından geçiyoruz. Gayet güzel ve bakımlı. Ama bizim rehber onu tarihi eserden saymıyor. Ben fotoğrafını çektim. Trablus’da dikkatimizi çeken binaların duvarlarından veya balkonlarında devlet adamlarının fotoğrafları var. İnsanlar böylece renklerini belli ediyor. Bu şehrin hemen hemen yarısını Reşit Kirami uluslararası fuar merkezi kaplıyor. Bizim İzmir fuarı gibi. Trablus’u Nehri Abu Ali ikiye ayırıyor.
Kahvaltı aldığımız otelde yediğimiz ekşili baklanın tadını doyamadım. İç baklaların bir kısmı sağlam bir kısmı ezilmiş yemeğin içine maydanoz konmuş ve limon sıkılmış muhteşem bir tat. Bu coğrafyada baklanın ayrı bir yeri var. Biz de nasıl mısır veya kestane, şehirlerde közde veya haşlanmış satılırsa Arap coğrafyasında bakla haşlanmış olarak satılır. Benim çocukluğumda kış aylarında annem bize bakla yemeği yapardı. İstanbul’a geldikten sonra bizim bakla yemeğinin adının fava olduğunu ve meze olarak kullanıldığını öğrendim. İstanbul kültüründe iç bakla ile enginar akla gelir ilkbaharda. Hele bir de Bayrampaşa enginarı olursa. Enginarın küçüğü ve kılçıksızına denir Bayrampaşa.
Trablus’tan Byblos(Jbeil)’e doğru hareket ediyoruz. Kıyı boyu şehirler adeta birleşmiş gibi. Bir şehir biter bitmez bir diğeri başlıyor. Trablus çıkışında Saint Joseph üniversitesi deniz kenarında tepede. Fransız üniversitesi. Birinci dünya savaşı sonrası yapılan gizli antlaşmalarla burası Fransızlara veriliyor. İstanbul’da da Saint Joseph Lisesi var. Bunlar birbirinin devamı olan okullar. Bu okullar özellikle II. Abdülhamit döneminde yoğun olarak açılıyor. ABD’deki Ermeni ve Rum lobilerinin temellerini bu okullarda aramak lazım!
Bir ara yerleşim yerleri bitti. Sağımızda deniz ve zeytin ağaçları solumuzda tepeler ve çalılıklar az ileri koyun sürüsü. Gözüm sedir ağaçlarını arıyor ama nafile. Tepelerde dahi sedir ağaçları yok. Lübnan bayrağında yer alan sedir ağacı sembol olarak kaldı mı? Diye düşünmeye başladım. Burada dağların tepelerinde yer alan karlar gözümü çarpıyor. Lübnan ismi bu karlardan geliyor. Beyaz anlamına gelen Aramca, laban sözcüğünden adını alıyor bu güzel ülke.
Fenikelileri ilkçağın büyük denizcileri yapan sedir ağaçlarını buralarda görmem lazım. Ama yoklar, yok edilmişler arka tepelerde zirvelerde kalmış bu sedir ağaçları. Şimdi bu ağacı görmek için oralara turistik geziler yapılıyormuş. Sedir ağacının özelliği çok sağlam olması Fenikeliler bu ağacın gücünü keşfederek ilkçağda dünya denizciliğinde önemli rol oynadılar. Osmanlılar döneminde 1827 yılında Navarün’de Osmanlı donanması yakılınca donanma yapmak için Kavalalı bu toprakları istemişti. İstekleri kabul görmeyince Osmanlıya savaş açtı. Kütahya’ya kadar geldi. Avrupalı devletlerin araya girmesiyle Kavalalının İstanbul’a girmesi önlenmiş oldu.
Rehber İsmail cumhurbaşkanı bu şehirden deyince aklıma Lübnan’nın yönetim şekli geldi. Yazılı anayasa olmamasına rağmen geçmişi 1943 yılına kadar giden bir yönetim şekli var bu küçük ve sevimli ülkenin. Buna göre: Cumhurbaşkanı Marunîlerden, başbakan Sünni Müslümanlardan, meclis başkanı ise Şii Müslümanlardan seçiliyor. Lübnan’la ülkemizin ilişkileri her geçen gün iyiye gidiyor. Geçenlerde Lübnan başbakanı oğul Hariri ülkemizi ziyaret etti. Bu bizim orta doğu siyasetimiz için önemli. Son dönemlerde hem Suriye’de hem de Lübnan’da gençlerin yönetime gelmeleri hem dünya siyasetinin hem de bizim bakış açımızın değişmesinde önemli rol oynadı.
Nehri El Jaouze’ye de geçtikten sonra artık Byblos(Jbeil) deyiz. Burası Lübnan’nın deniz kenarında en eski şehirlerinden birisi. Kalesi, kilisesi, camisi, kafeleri ve küçük balıkçı limanıyla güzel bir tarihi belde. Kalesi hala ayakta. Hatta top gülleleri duvarların içinde. Kalenin içinde o döneme ait eserlerden bir müze var. Ayrıca özel bir müzede var bu tarihi şehirde. Yeni yerleşim yerleri dağların eteklerine doğru yapılmış. Binalar çok katlı birbirlerine yakın değiller. Şehrin güzel bir sahili var. Hava yağmurlu olduğundan dolayı ve lodosun esmesiyle deniz adeta sahili dövüyor.
Birkaç yıl önce bir dergide okumuştum. Buradaki balıkçıların kan grupları hakkında Amerikalı araştırmacılar inceleme yapıyorlardı. Fenikelilerden mi? Kalma buranın halkı yoksa başka bir yerden mi? Geldiler diye. O makaleyi okuduğum zaman bazı insanlar nelerle uğraşıyor biz nelerle uğraşıyoruz diye düşünmekten kendimi alamamıştım.
Byblos her ne kadar Fenikelilerin şehri olsa da Romalılar döneminde daha da değer kazanmıştır. Bu şehir bu gün Hıristiyanlar için önemli. Bizi ortaokul ve lisede okuturlardı. Fenikelilerin yaşadıkları yerler dağlık olduğundan dolayı denizciliğe yöneldiler diye. Aslında bu bir efsaneden başka bir şey değil. Sanki o zaman Fenikelilerin milyonlarca nüfuzu var da sahil şeridine sığmadılar. 4000-5000 yıl önce sahil kesimi o zamanın nüfusunu yeter de artardı bile. Görmek lazım oraları. Bunlar hep zorlama yorumlar. Hele hele Sur şehrinin olduğu yer geniş bir ova sayılır.
Fenikelilerin asıl şehirleri Seyda, Sur ve Byblos dünya da ilk defa yazının kullanıldığı yer ise bugün Suriye sınırları içerisinde Lazkîye şehrine yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta a Ugarit’dir. Buranın portakal bahçeleri ünlü. Her ne kadar Beyrut ve Baalbek Fenikelilerin şehri olsa da asıl değerlerini Romalılar döneminde kazanmışlardır.
