Amerikalı üst düzey yetkili geldiğinde Hilton Otelinde, Yine yetkili bir Alman geldiğinde Çırağan Sarayı’nda kaldığını, her devletin, başka ülkelerde iş yapan, kendi ülkesinin şirketlerinin işlettiği kurumlarda kalarak onlara manevi olarak biz
arkanızdayız mesajının verildiğini söylemeye çalıştım.
Sarayın bahçesine girmeden önce son olarak Dolmabahçe Camii’nden bahsettik. Caminin, sarayı yaptıran Abülmecit’in annesi adına yapıldığını, iki minaresinden dolayı böyle camilere selâtin camileri dendiğini bu caminin bir neo klasik cami
olduğundan bahsettik.
Denizdenve kayıklardan bahsetmemek olmazdı. İstanbul’da en kalabalık mesleklerden birisinin kayıkçılık olduğunu, kayıklarında kendi aralarında Pazar kayığı, pereme, piyade ve saltanat kayıkları diye ayrıldığını bunların her birinin
kendine göre özellikleri olduğunu anlattım. Hatta yazın tenezzüh yapan kayıkları binenlerin belirlenmesi için kayıkların üzerindeki güneşliklerinin farklı renklerde olduğunu, kayığın üzerindeki renge göre kayıkta kimlerin gezinti yaptığını anlayabiliyorsunuz diye anlattım.
Dolmabahçe Sarayı ile beraber Avrupa’nın sanatının da örnek alınmaya başladı. İlk saray tiyatrosu burada yapıldı. Ancak tiyatronun bir kısmının yol yapımı esnasında yıkıldığını az bir bölümünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin işlettiği çay
bahçesi içinde kaldığını belirttim. Bugün İstanbul’da tek saray tiyatrosu Yıldız Sarayı’nda kaldı. Saray önündeki konuşmam sona erdi. Sonra saray güvenliğinden geçerken polisler İngilizce birkaç kelime konuşuyor bizi yabancı zannediyorlar. Öğrencilerimden birisi bir üniversiteden deyince:
Polis “Allah’a şükür bir yerli halk geldi” diye şükrediyor.
Saray güvenliğinden geçtikten sonra artık sarayın bahçesindeyiz. Geçen ay geldiğimde saray avlusunda tadilat çalışmaları devam ediyordu. Bu çalışma esnasında bahçenin belli bölgelerinde açılan yerlerde deniz sularının bahçenin altına
kadar geldiği görülüyordu. O zaman da anlatmıştım. Saray yapılmadan önce toprağa kazıklar çakılmış bu kazıkların üzerine kalın kalaslar yerleştirilmiş diye.
İlk önce sarayın ağaçlarından bahsettik. Yoldan taraftaki çam ağaçlarını göstererek bunlar Osmanlı Devleti döneminde dikilmemiştir. Çünkü Osmanlı saray bahçesine çam dikmez, sedir ağacı diker. Çam sarayların ağacı değildir. Manolyalar ise
Osmanlı devletine 19. Yüzyılda getirilmiş, saray ve yalı bahçelerine dikilmiştir.
Sarayın işlemeleriyle sarayın iki önemli kapısından birisi olan Hazine kapısının önündeki ağaçlara dikkat çektim. Çünkü bu kapı süslü yapılmış ve işlemeleriyle ön plana çıkıyor. Kapı önündeki ağaçlar ise yazın yapraklarını açtığında kapının bütünlüğünü bozuyor. Kapı tam olarak görülmüyor. Paris’teki Versay Sarayı’nı örnek vererek bu sarayın, aslına sadık kalındığını, sarayın görümünün bozulmaması için sarayın ilk avlusuna ağaç dikilmediğini sarayın dışarısında ise tarihi
sayılabilecek çınarlar olduğunu ve bir düzen içerisinde yolun kenarında olduğunu anlattım.
Saat kulesini göstererek, saat kulesinin buraya II. Abdülhamit döneminde yapıldığını, Osmanlı da ilk saat kulesinin 1848-50 yılları arasında yapıldığını, özellikle II. Abdülhamit döneminde saat kulelerinin Osman coğrafyasında şehirlerin sembolü haline gelmiştir.
Bahar aylarında ve yazın sarayın giriş bahçesi içerisinde sahilde kafeterya bulunduğunu bu çayınızı yudumlarken tarihi ve İstanbul’u düşünebilirsiniz.
Biletlerimizi göstererek içeriye girdik. Sarayın mabeyn kısmı ve bir havuz karşımızda, havuzun motiflerinden Avrupai bir havayı anında görüyorsunuz. Zaten sarayın bahçıvanı Sultan Abdülmecit döneminde, Bahçıvanbaşı Alman Sester, yardımcıları ise yine
Alman Fritz Vensel ve Kock Münika idi. Saltanat kapısının önüne gittik. Kapıların birbirinden farklı dönemlerde tamamlandığını ve kapı armaları üzerindeki tarihlerinde farklı olduğunu anlattım.
Sarayın arkadan görümüne baktık. Sarayda dış süslemelerin, arka tarafta, sadece mabeyn kısmında olduğunu, muayede(Bayramlaşma ve törenlerin yapıldığı büyük salon) ve harem kısımlarında olmadığını gösterdim. Deniz tarafındaki kapılara yalı kapısı dendiğini ve ilk kapının sadrazam kapısıdır.
Sıramız geldi. Sarayın içine girdik. Bir grup olduğumuzu ve Marmara Üniversitesi’nden öğrencilerimle geldiğimi, sarayın içini kendimin anlatacağını oradaki görevlilere söyledim. Bu istediğim olamayacağını burada anlatımı sadece sarayın
rehberlerinin yaptığını söylediler.
Şaşırdım kaldım. Biz, burada sadece ders yapıyoruz dememe rağmen isteğimiz kabul olmadı. Olacak iş değil! Siz öğrencilerinizi bir şeyler verme derdindesiniz. Ama nafile. Bir önceki ay bir devlet kurumundan beni aradılar. Dolmabahçe Sarayı’nı
bize gezdirir misiniz? Gittim gezdirdim. Hiçbir sorun olmadı. Çünkü izin meselesini kurum halletmişti.
Rehber eşliğinde gezmeye başladık. Rehber bize çevresinde âli İmran suresi yazan 23 metrekalik surre alayı konulu, İtalyan
ressam Ussi’nin resminden hiç bahsetmedi. Ben birkaç kelime söylemeye çalıştım. Arkadan görevli yürüyünüz dedi.
Sesimiz soluğumuz kesildi. Kendimizi dinlemeye aldık. Muayede salonuna inerken öğrencilerime sedef işlemeli odayı görmelerine tavsiye ettim.
Rehber bu ne ki hocam Yıldız Şale köşkündeki salona gitsinler dedi. Ben orada fazla bir şey olmadığını Sedef İşçiliğinin en güzel olduğu yerlerden birisinin Aynalıkavak kasrının zemin katında olduğunu ifade etmeye çalıştım. Sedef işçiliğini bunun
bir zanaat olduğunu, şuanda bu mesleğin Türkiye’de ortadan kalktı.
Sedef işleme mesleği Osmanlı Devleti döneminde en güzel Suriye’nin başkenti Şam’da yapılıyordu. Bu meslek hala o şehirde devam ediyor. Muayede salonuna da dolaştıktan sonra dışarıya çıktık. Harem kısmını da rehber eşliğinde gezdikten sonra sarayın iç hazine kısmında açılmış olan saat koleksiyonunu gördük. Kuşları sevdik ve Çamlı köşk’e girdik. El yapımı Fransız Piyanosunu göstererek dünya da bu piyanodan sadece iki tane olduğunu ifade ettim. Köşkün tavanlarındaki altın varakların
güzelliğini anlattım. Köşkü dolaştıktan sonra üç saatlik gezimizi bitirdik.
Öğrencilerim, hocam keşke sarayın içini de siz anlatabilseydiniz diye hayıflandılar. Ben de her zamanki güzel sözümüzü onlara bir defa daha söyledim.
“Ele geçmezse eğer sevdiğimiz çare ne ki eldekini sevmeliyiz.”
Daha sonra öğrencilerimle gelecek hafta okulda buluşmak üzere ayrıldık.
Öğleden sonra ben kendim gezmeye başladım…
Salim AYDIN. 7 Ocak 2011

You guys did a great job spending your time to create this article! If I had to explain my emotions about your website in only one word ? it would be WOW! Thank you! P.S. Subscribed for updates!