Archive for the Category »İstanbul Yazıları «

İSTANBUL VE KAR(30 Ocak 2012)

İSTANBUL VE KAR(30 Ocak 2012)

 

Uzun zamandır Esin, karda yürüyüş yapalım diyordu. Çünkü karda yürümeyi özlemiştik. Sarigazi’de yaşadığımız yıllar, yaklaşık on yıl önce, İstanbul’a kar yağdığı zaman, Üsküdar’da kar kalınlığı 5 cm olduğunda Sarıgazi’de kar 15 cm olurdu. Biz, geceleri sokağa çıkar, okuldan Sarıgazi Köyü’ne kadar yürürdük. Karın 40-50 cm. olduğu zamanlar olurdu. Gecenin karanlığında belirli bir saatten sonra hiç kimsenin geçmediği bu yolda, yağan karda. İçerenköy’e taşındıktan sonra küçük çocuklarımız olduğundan ve kar da fazla yağmadığından uzun zamandır karlı havalarda yürüyüş yapamaz olmuştuk.

Esin dün akşam kar yağıyor yürüyelim… Ben de benim çalışmam lazım. Doktora tezimi bir iki ay içerisinde bitirmem gerekir diyordum. Esin, sabah yine kar yağıyor yürüyelim… Çocuklarda anneannelerinde. Saat 11’de yola koyulduk. Bostancı’ya mı? Yoksa Kadıköyü’ne mi? Ortak karar, karda beklememek için hangi otobüs gelirse ona binecektik. 19 numara geldi. Biz de Kadıköyü’ne gittik. Kar tipi şeklindeydi. Bir kitapçıya gidecek hem kitap bakacak hem de orada kahve içecektik. Meydandan içeriye doğru yürürken balıkçılar çarşısına bir bakalım.

Tane tane satılan lüferler, yüzgeçleri kırmızı kırmızı olan sarıkanatlar ve çinekoplar. Büyük fileto mezgitleri görünce içim gitti. Mezgit alalım evde yapalım dediğimde, Esin’nin sesi çıkmadı. Çünkü bizim balıkçı bu kadar büyük mezgitleri getirmiyordu. Son zamanlarda balıkçılarda bu kadar kalamar olduğunu görmemiştim. Taraktan kalkana birçok balık yada midye çeşidini bulabilirsin Dicle Balıkçısı’nda, en fazla balık çeşidinin olduğu balıkçıdır Dicle Balıkçısı Kadıköyü’nde. Balıkçılardan sonra, balıklar kadar benim dikkatimi çeken balıkçıların yanındaki manavlarda satılan taze meyve ve sebzeler olur, onların ne kadar organik olduğu yönünde yorumlar yaparım.

Balıklar, rokalar, marullar derken, zeytinler, 15 liralık zeytinlerin bizim oralarda yani Alaşehir ve Sarıgöl pazarlarında 7-8 lira olduğunu söyleyince,

Esin,“Her zaman söylüyorsun bir gün getir de yiyelim.”

Başımı sallayıp olur diye bildim.

Sonra sakatatçılar, Esin, bu kuzu ayaklarından ne paça olur, diğerinden işkembe çorbası. Bu kış gününde yağan karda paça yada işkembe çorbası içme fikri geldi aklımıza. İşkembe çorbasını ya Üsküdar Kanaat ya da Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Hacı Abdullah Lokantası’nda içecektik. İstiklal Caddesini gitmeye karar verdik.

Kadıköy-Beşiktaş Vapurundayız. Elimizde çaylarımız. Vapur penceresini vuran kar taneleri ve kız kulesi, Leandros’un sevgilisini görür gibiydik. Diğer taraftan İslam Medeniyetinin sevgilileri Topkapı Sarayı,  Süleymaniye ve Yeni Cami gibi. Kız Kulesi’nden sonra yukarda halk ağzıyla Ayazma, yani III. Mustafa Camii, yağan kar ve Üsküdar. Bir de Yahya Kemal…  Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, hava çok soğuk.

Esin, ben Beşiktaş’ı da merak ederim. Beşiktaş çarşısını dolaştık karlı sokaklarda. Balıkçılar çarşısındayız. Kadıköy’deki balık fiyatları ile Beşiktaş’taki balıklar arasında tazelik ve fiyat açısından fark var mı? Beşiktaş’taki balık fiyatları Kadıköyü’ne göre yüzde yirmi daha ucuzdu. Bu neden böyleydi?

Sebep sosyolojik, Kadıköy ve civarında bir tane balık satılan ana merkez var.  Burasının ulaşımı daha kolay, daha düzenli. Beşiktaş merkez daha eski bir yapılaşma binaların çoğunun otoparkı yok. Parası olanlar Beşiktaş merkezden çoktan gitmiş. Beşiktaş daha çok gençlerin yaşadığı merkez olmuş. Buna rağmen Barbaros’un Türbesi, Sinan Paşa Camii, şadırvanın servileri hâlâ orada.

Daha sonra 7-8 Hasan Paşa fırını,

Esin’e gel tarihi bir fırından Selanik Gevreği alalım. Fırına girdik. İki yaşlı beyefendi, yaşları 70’in üzerinde hizmet ediyorlar.

Yaşlı bir hanım efendi, “Islak kek taze olsun lütfen”

Hizmet eden yaşlı beyefendi, “Yok ki taze olsun.”

Birazdan çıkacak demek istedi. Beyefendinin esprili söyleyişine iyi güldük. Duvardaki çerçeveli yazıda, 7-8 Hasan Paşa hakkında bilgi. Okuması ve yazması olmadığı halde II. Abdülhamit’e sadakatinden dolayı paşalığa kadar yükseldi.Esin’e Okuması ve yazması olmadığı için Arapça 7 ve 8 rakamlarıyla imzasını attığından dolayı bu lakabı almıştır. Dedim.

Esin, “Çalışan beyefendiler Türk’e benzemiyor”

Ben de, “Çerkez asıllı olabilirler”, Çünkü 7-8 Hasan Paşa Çerkez asıllıydı.

250 şer gram Selanik Gevreği ile koko aldık. Daha birçok çeşit tatlı ve tuzlu var bu fırında. Kokolar o kadar taze ve güzeldi ki.

Esin. Benim çocukluğum bunlarla geçti dedikten sonra, fırının yerini kendince belirlemeye çalıştı. Çünkü arkadaşlarına tarif verecekti. Sonra “kartalın heykeli de buradaymış” diyerek vereceği tarifi iyice kafasında belirledi.

İyice üşümüştük. Benim eski yıllarda yürüdüğüm yollardan biraz yürüdükten sonra Akeretler’deki Kahve dünyasına gittik. Kahvelerimizi yudumlarken bir yandan da Cemil Meriç’ten “Sosyoloji Notlarını” okuyorum. Yıllar önce okumuştum bu kitabı. Üniversite’de ikinci dönem, Yakınçağ Düşünce Tarihi dersi için çocuklara okutacağım kitaplardan birisi olarak karar vermiştim. Tekrar okuyordum. Cemil Meriç’in derinliği dinginliği içerisinde yan taraflardaki masalardan gelen sesler dikkatimi çekti.

Biz orta masada oturuyorduk.  Sol tarafımızda 60 yaşlarında bir beyefendi, saçları beyazlamış ve karşısında 25 yaşlarında bir kız. Beyefendi kızcağıza! Durmadan iltifat ediyor,  arada bir kalkıp kızın elini öpüyordu. Nereye düştük dedim.

Esin. “Kızın babasıdır o” dedi. Bende adam niye kalksın kızı durmadan öpsün? Diğer tarafta ise 40 yaşlarında bir beyefendi ve karşısında yine 25-30 yaşlarında bir kızcağız. Kızın tipinden Rus olduğu anlaşılıyordu. Kırık İngilizcesinden, Rus olduğu konusunda ortak karara vardık. Beyefendi telefonundaki fotoğrafları kıza gösteriyor kıza yakınlaşmaya çalışıyordu. Belli ki yeni tanışmışlardı.

Esin’e, “hadi kalkalım”.

Akaretlerden Maçka parkına doğru yürümeye başladık. Kar bir ara durmuş, biz yürürken tekrar yağmaya başlamıştı. Bezmialem açık namazgâhını görmüş, tarihi çeşmeyi bir güzelce süzmüş, 20’li yaşlarımda İstanbul’da ilk senemi geçirdiğim sokaklarda, şimdi 40’lı yaşlarımda 20 sene sonra, karlı bir havada anımsamanın mutluluğu var içimde. Kar tanelerinden gözümü açamıyor fakat içimdeki sıcaklık bütün karları eritiyordu.

Esin’e “Tikveş Apartmanı”, sahipleri Makedonyalıdır çünkü Tikveş Makedonya’da bir şehir. Osmanlı döneminde Makedonyalılar İstanbul’da sütçülük yaparlardı. Hala Tikveşli yoğurtları, İstanbul’daki marketlerde satılır. İstiklal Caddesi’nde son muhallebiciyi yetişmiştim ben, hocam sayesinde, iki tane beyaz saçlı, güzel yüzlü, gülümseyen, uzun boylu yaşlı beyefendiler işletirdi Şark Muhallebicisi’ni 1993 ya da 94 yıllarında kapantı muhallebici. Sonra Güven Muhallebicisi o da sessiz sedasız kapanıverdi. Bir apartman beni 18 yıl önceki hatıralarıma götürmüştü.

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin tarihi Maçka binalarının önüne gelmiştik. Bir yıl burada yaşamıştım. 1992-93 yılında Abdi İpekçi öğrenci yurdunda kalırdım. Hatta okula gitmediğimiz günlerde İTÜ’nün yemekhanesini gider orada yemek yerdik.

Bir de Selahattin İçli’yi unutamam, İTÜ konseratuvarda öğretim üyesi idi. O Dönemde Muazzez Abacı’nın söylediği “Yedi İkliminin Sultanısın Sen” şarkısının detaylarını öğrenmek için göndermişti hocam, o zaman Selahattin İçli nin ne kadar büyük bir sanatçı ve bestekâr olduğunu bilmiyordum. Çünkü İstanbul’a yeni gelmiş, İstanbul’u yeni öğreniyordum.

Esin’e “gel telefiriğe binelim.”

Esin, “burada telefiriğin ne işi var?”

“Gel.”

Maçka ile Taşkışla arasında, Maçka Parkının bir ucundan diğer ucuna teleferik yapılmıştı yaklaşık on yıl önce. Teleferikle giderken sol tarafımızda Dolmabahçe Stadı, sarayı, Nehri Aziz, uzaklarda Prens Adaları, adalarda trafiğe meydan okuyan atlar, karla birlikte geziniyorlar, sessizliğin ve kimsesizliğin sokaklarında. Sait Faik’in anılarında…

Teleferikten karla kaplı manzarayı seyrederken, parktaki havuz, oyun parkları dikkatini çekti Esin’nin.

“Çocukları biz buraya neden şimdiye kadar getirmedik? Hem Tuna çok sever bu teleferiği.”

Taşkışla’da teleferikten indikten sonra, teleferik için yolu uzatmış olsak da, yine Nişantaşı’na gidecektik. Harbiye Açık Hava Tiyatrosunun arkasından, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin tam altında tarihi bir çeşme karşımıza çıktı. Şaşırmıştım. Şimdiye kadar ben bunu neden görmedim. Çeşmenin fotoğrafını çektim. Akşam kimin yaptırdığını öğrenecektim. Benim için karlı bir gününün kârı olmuştu bu çeşme.

Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’ne çıktık. Üst tarafımızda Harbiye Müzesi,

Esin, “yolda bir tek biz varız, bir de kapıların önündeki güvenlikçiler.”

Ben de, hayat bu, kimse yollarda yokken biz varız.

Nişantaşı’nın o meşhur caddesindeyiz. Hani şu ünlü mağazaların olduğu cadde. Geniş, fakat kısa olan bir cadde…

Esin’e şaşırma, bu ülkede olanlar ve olaylar olduğundan fazla abartılır. Çünkü şark toplumuyuz. Duygu ve şiirin insanlarıyız.

Yılbaşı akşamı yaşı 65’i geçmiş komşumuz Sevim Teyze:

“Yavrum siz bir yerlere gitmediniz mi? Biz Nişantaşı’ndan geliyoruz. Her yer cıvıl cıvıl. Çok güzel ışıklandırmışlar.”

Esin, “Bak millet nerelerde… Biz ne yapıyoruz.”

Kar şiddetini iyice artırdı. Biz Nişantaşı’nı adını veren, yolun köşesinde, kaldırımda ben buradayım diyen, üzerinde Nişantaşı yazılı, Valikonağı Caddesi ile Teşvikiye Caddesinin kesiştiği noktadaki, yaklaşık üç metre yüksekliği olan taşın fotoğrafını çekerken gelip geçen insanlar, bu taşı niye çekiyor diye şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. Nişantaşı’nın bir diğeri Teşvikiye Camisi’nin avlusunda ve daha süslüsüdür. Taşın bulunduğu köşede mücevherci vardı.

Esin,  Fransa’da film festivalinin yapıldığı Cannes’teki gibi bir mücevher dükkânı demişti. Cannes’te dükkâna girmek istemiş kapının kolunu bastığımda kapı açılmamıştı. İçerdeki hanımefendi, ilk önce bize baktı sonra düğmeye bastı ve kapı açıldı. Çok pahalı telefonları ve saatleri görmüş, bu kadar pahalı şeyleri gördükten sonra dışarı çıkmak için kapıyı çektiğimde kapı açılmadı. Oradaki hanımefendi gülümsedi. Ve düğmeye basarak kapıyı açmıştı. Dükkân sahipleri, her türlü ihtimale karşı kendilerini güvene almışlardı. Fransızlardı ama olabilecek her türlü ihtimale Fransız kalmamışlardı.

Nişantaşı’ndan Taksim’e yürümeye başladık. Harbiye Müzesi içerisindeki eski helikoptere baktık. Harbiye-Taksim arasında yürürken İstanbul Radyosu’nun önündeki saat panosu sıcaklığın sıfır derece olduğunu gösteriyordu. Taksim’deki Divan Otelini birkaç yıl önce yıktılar ve tekrardan yaptılar. Yaptılar ama başka bir şey daha yapmışlardı! Otelin yanında tarihi bir su terazisi ve erguvan ağacı vardı. Otel yapılırken erguvan ağacı da yıkılmıştı. Oysa erguvan nisan ve mayıs aylarında pembe çiçekleriyle otele gelenleri selamlıyor. İstanbul’dan bir haberiniz var mı? Diyordu.

Otel yakılmadan önce erguvan zamanında erguvanın fotoğrafını çekmiş, daha sonra otele girerek resepsiyonda bekleyenlere,

“şu ağacın ismini biliyor musunuz?” diye sormuştum. Orada bulunan bir hanımefendi, “o erguvan, müşterilerimizin de dikkatini çok çekiyor” demişti.

Otelde kalanlardan yada yeme içmeye gelenlerden otel tekrar yapıldıktan sonra erguvan ne oldu diye soran oldu mu acaba? Merak ediyorum.

Taksim meydanındayız. Bir Arap aile yanlarında iki üç yaşlarında çocuk, çocuğun ayağında spor ayakkabı ve yürüyor. Başka çocuk yok. Taksim’i ismini veren maksemin önündeyiz. Çeşmesi ve kuş evleri. Kuş evlerinin kuşları… Onlar hep orada… Ya kuş evlerinin her gün önünden geçen binlerce insan farkında mı? Kuş evlerinin… Estetik anlayışlarından, devletlerinin sisteminden, kuşları düşünen bir imparatorluğun bize bıraktıkları mirastan haberleri var mıydı?

Kuş evinin dibinde bekleyen bir genç telefonda, “ neredesin canım, ben heykelin yanında istiklal caddesinin başlangıcındayım. Bırakın kuş evlerini, çeşmeyi, maksemden dahi haberi olmayan modern! Gençlik. Şimdi maksem sanat galerisi oldu. Ve karşımızda büyük Rum kilisesi yağan karda kendini belli eder gibiydi.

İyice üşümüştük. Yağan kar altında saatlerdir yürüyorduk. Bizim İstiklal Caddesine gelmemize neden olan işkembe çorbasını içme vakti gelmişti. Benim hayatta lezzet ve fiyat karşılaştırmam olur genellikle. Hacı Abdullah’a gitmeden benim devamlı gittiğim lokantaya gidip ne çorbaları olduğunu sorduk. Servis yapan beyefendi terbiyeli paça var. Paça çorbasını karıştırdı.

Esin, “paça suyu bu kadar koyu olmaz” dedi. Bize gösterilen Anadolu’da yapılan paça çorbası idi. Benim lise yıllarımda Sarıgöl ve Alaşehir’de içtiğim paça çorbasına benziyordu suyu. Ama içindeki eti değil. İstanbul’da İstanbulluların ya da İstanbul esnaf lokantalarının yaptığı paça çorbalarının suyu koyu olmaz tabak içerisinde genellikle kemikli ayak paçası olurdu. Yıllar önce Beykoz’daki Tolon Lokantası’nda paça çorbasını böyle içmiştim.  Üsküdar’daki Kanaat Lokantası’da bu şekilde yapardı eskiden, şimdi paça yapmıyorlar ya da ben rastlamıyorum. İşkembe ile yetiniyorlar. Ya da eski İstanbullu fazla kalmadığından, İstanbul usulü paçayı bilmiyor yeni İstanbullular! da ondan yapmıyor olabilirler.

Hacı Abdullah lokantasını girişte 3. Kuşaktan Hacı Abdullah Korun masada oturuyor “welcome” diyordu bize. Bizi turist sanmıştı. Lokanta girişinde, kavanozlardaki turşular, enginarlar, nar suları çok güzel görünüyordu. Oturmadan, “işkembe çorbası var mı?” sorduk. Oturunca menü geldi önümüze.

Esin, “İşkembe çorbası 15 lira ne kadar pahalı, kalkalım.”

Ben, “Hayır biz saatlerdir bu çorbayı içmek için yollardayız.” Çorbalarımız içtik. İşkembe çorbası güzeldi. Ekmeklerine bayıldık, mısır, çavdar ekmeklerini hatta beyaz ekmeği dahi.

Bir et yemeğinin fiyatı 25-30 TL arasında, üçü bir yerde Hacı Abdullah tabağının fiyatı 43 lira olmuştu. Hacı Abdullah son yıllarda reklamlara oynamaya başlamıştı. Son birkaç yıldır özellikle Arap turistlerin çok gelmesinden olsa gerek fiyatlar çok yükselmiş, mutedili olan Üsküdar’daki Kanaat lokantasına göre fiyatlar iki kat artmıştı. Fiyatlar lezzet farkını arttırmıyordu.

Birkaç yıl öncesine kadar lokanta dolu olurken şimdi sadece birkaç masada müşteri vardı. Artık esnaf lokantası olmaktan çıkmış turistik bir hüviyet kazanmıştı. Reklamı da iyi yapılıyordu. Birkaç hafta önce okumuştum. Son Osmanlı hanedanları Hacı Abdullah’ta buluştu… Çıkışta Ağa Camiinin tadilatını yapan firmanın reklamlarından camiyi göremez olduk ama Nazım Hikmet’in Ağa Camii ile ilgili şiirini hatırladık.

İstiklal Caddesinde yürüyerek Galatasaray Lisesi köşesindeki güzel çeşmeye bakıp, lisenin Fransızca eğitimi nasıl yapmaya başladığını anımsadım. Yüksek lisans yaparken Yahya Akyüz’ün Türk Eğitim Tarihi kitabında okumuştum. Girit İsyanı olmuş, Osmanlı Devleti bu isyanı bastırmakta güçlük çekince, Fransa yardım etmiş, Fransa’ya iyi niyet göstergesi olarak okulun eğitimi Fransızca yapılmıştı.

YKY’nin kitap satış bölümden Kazım Karabekir Paşa’nın, Edirne Hatıraları kitabını aldık. Sonra Avrupa pasajını göz attık. Bu pasajın özellikle içi İtalya, Milano’daki büyük katedral avlusunda sağ tarafta bulunan pasajın aynısıydı sanki.  Sonra Avrupa Pasajının yanındaki pasajda bulunan sahaflardan birkaç tane kitap aldım. Bu kitaplardan bir tanesi Levon Panos Dabağyan’ın Zaman Tünelinde Şehr-i İstanbul’un Seyir Defteri, keyfime diyecek yoktu.

Hava iyice soğumaya başladı. Asmalımescit sokağının yaz aylarındaki o şaşalı ritminden eser yoktu. Eren kitapevinden Ömer Seyfettin’in Balkan Harbi Hatıraları kitabını aldık. Yüksek kaldırımdan yürümeye başlamadan Galata Mevlevihanesine bakıp Şeyh Galip dua okuduktan sonra Galata kulesinin etrafında bir tur…  Yüksek kaldırımın eski şapkacılarını aradı gözümüz. Ama nafile… Son zamanlarda yüksek kaldırım sokağı çok güzel düzenlendi. Galata Kulesi çevresi de.

Esin, Galata Kulesi’nin yan tarafında yürürken “al sana İspanyol merdivenleri” ama bizim reklamımız yoktu.

Karaköy-Kadıköyü Vapuru ve çay. Uzaktan kar taneleri arasında bizi selamlayan Süleymaniye, Süleyman, Sinan ve Hürrem!..

Neden Hürrem, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Hürrem, Süleyman’ın önüne geçti de ondan.

2000 yılını hatırladım Süleymaniye’yi bakınca. Sarıgazi Köyü’ndeki okulun lojmanına, taşınalı daha bir hafta olmuştu. İçimde Kuzguncuk’tan, Sarıgazi Köyü’ne taşınmanın hüznü vardı. Yaklaşık yedi yıl bu şirin mi şirin, kuşların ve martı seslerinin içinde, özellikle sabahları boğazdan geçen küçük yük gemisi sesleri beni çok mutlu ederdi. Evimin balkonundan boğazı, Galatasaray ve Kabataş Erkek Lisesi’nin binalarını seyrederdim.

Bayram Namazlarını mutlaka tarihi bir camiye gitmeye başlamıştım. 8 Ocak 2000 tarihinde, Ramazan Bayramının ilk gününde, bayram namazı kılmak için sabahın beşinde evden çıktım. O saatte İETT otobüsleri, bizim okulun önünde garajları vardı, o saatlerde servise çıkarlardı. Otobüs garaj kapısında bir otobüse bindim.

Şoför, hayırdır? Bu kış gününde bayram sabahında erkenden nereye gidiyorsun?

“Süleymaniye’ye bayram namazına”

Şoför, “başını salladı.” İnanmak istemedi.

Üç vasıta değiştirerek bayram namazından önce Süleymaniye Camii’ne vasıl oldum. İçeriye girdim. Fazla kimse yoktu. Tam kubbenin altına oturdum. Vaaz dinliyor bir taraftan da kubbeyi bakıyordum.

Namazdan sonra hava soğuk olduğu için herkes çabuk dağılıyordu. Süleymaniye Camii’nin sol tarafındaki duvarının önünden İstanbul’u seyrettim. Sonra yanımda getirdiğim Yahya Kemal’in, Kendi Gökkubbemiz kitabını çıkararak, sesli bir şekilde Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini okumaya koyuldum. Yağmur yüzümü ve kitabın sayfasını ıslatıyordu.

Ben şiiri okurken yanıma birisi gelmiş, şiiri bitirdikten sonra yanıma gelen adam ne yaptığımı sordu. Bende İstanbul’a karşı şiir okuduğumu söyleyince biraz şaşırdı. İsmi İlyas Kılıç’tı ve tuhafiyecilik yapıyordu. Sonra bayramlaştık ve ayrıldık. İçim içimi sığmıyordu. Kendimce mutluydum. Daha sonra bayramlarda İstanbul’da olduğum zamanlar arkadaşlarımla, tarihi İstanbul camilerinde bayram namazına giderdik. Bu düşüncelerle Süleymaniye’yi hatırladıktan sonra Kadıköyü’ndeyiz.

Otobüs bekliyor bir türlü beklediğimiz otobüs gelmiyordu yaklaşık 35 dakika bekledik. Yedi saat yürümüştük. Ancak otobüsü beklediğimiz zamandaki kadar üşümemiştik. Nihayet otobüs geldi. Yolculardan yaşlı bir beyefendi, şoföre sataşmaya başladı:

“35 dakikadır bekliyoruz neredesiniz?”

Şoför, “burası güllük gülistanlık, Ben Kayışdağı’nda bir saattir gelmek için neler çektim biliyor musun?” Şoför iyice sinirlendi. Otobüsü bırakarak birkaç dakika amirliğe gitti.

Şoför dönünce, durakta bekleyenler için, “bunlar boş otobüs mü? Bekliyor” diye espri yaptı. Epey güldürdü milleti. Hareket ettik. Şoför yolcuların şikâyetlerinden çok alınmıştı. Derdini anlatıyor.

Kayışdağı eteklerinde bir otomobil kar nedeniyle yoldan çıkmış aracı kullanan hanımefendi, kendisine yardım edenlere:

“Bu arabanın abs ve eps’si var neden kayıyor.”

Bizim otobüs şoförü, hanımefendiye “araban, şahin olsa yolda kalmazdın” diyerek espri yapmış. Böyle konuşarak hem kendini hem de yanındakileri eğlendirmeye çalışıyordu.

Bostancı Köprüsü’ne geldiğimizde trafik iyice durdu. Yarım saat bekledikten sonra otobüsten inip biraz yürüyerek evimize ulaştık. Yaklaşık on saat boyunca İstanbul’un soğuk ve karşı bir havasında yürümenin mutluluğu ve huzuru vardı içimizde.

Dün ne kadar yorulduğumu bu sabah kalkınca fark ettim. Yazmayı bitirdiğimde saat 16: 00 olmuştu. Hâlâ kar yağıyordu. Yazıyı bitirmenin şerefine, daha doğrusu şimdiye kadar hep daha sonra yazarım diye ertelediğim fakat yazamadığım yazılar gibi yapmayarak bunu yazmış olmanın verdiği tebessümle terasa çıkıp bir tabak kar doldurup üzerine pekmez dökerek “Karbastı” yapıp afiyetle yedik.

Benim çocukluğumda bizim köyümüze yılda bir en fazla iki defa kar yağardı. Bazı senelerde yağmazdı. Rahmetli babaannem bize karbastı yapardı. Babaannem ilk kar yenmez kurtlu olur der. Biz ikinci karı beklerdik. Karbastı yemek bizim için bir eğlence olmuştu… Aynen bugünki gibi…

 

Salim AYDIN

31 Ocak 2012. İçerenköy.

 

 

 

 

MANOLYA

BOĞAZİÇİ’NDE MANOLYA

 

İstanbul’un kendine özgü ağaçları vardır. Belirli dönemlerde çiçekleriyle, kokularıyla kendini gösterir bu ağaçlar. Bunlardan birisi İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gelen ve çok sevilen aristokrat ve aristokratların ağacı manolyadır. devamini okuyun…

ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU (II)

Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra Burgazada’ya vardık. Yardımına iki çocuğumuz olduğundan büyüğünü annesi, küçüğünü ben aldım. devamini okuyun…

ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU (I)

ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU

Bu gün 17 Aralık 2006. Özellikle yazıyorum bu günün tarihini. Yılın son ayı, kışınbaşlangıcı. Artık insanların pencerelerinden yağmuru, devamini okuyun…

ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.(II)

Amerikalı üst düzey yetkili geldiğinde Hilton Otelinde, Yine yetkili bir Alman geldiğinde Çırağan Sarayı’nda kaldığını, her devletin, başka ülkelerde iş yapan, devamini okuyun…

ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.(I)

ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.

Üniversiteden öğrencilerimle bir hafta önceden haberleştik. Gelecek hafta Yakınçağ Tarihi Kaynakları dersini Dolmabahçe Sarayı’nda yapacaktık. devamini okuyun…

İSTANBUL FLORASINDA KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN BİR AĞAÇ: SEDİR (II)

Bütün bunlara rağmen İstanbul’da hala görkemli birkaç sedir ağacı kalabilmiştir. Bence en güzeli İstanbul’un incisi Boğazicinde, Emirgan ve Boyacıköy arasında olanıdır. devamini okuyun…

İSTANBUL FLORASINDA KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN BİR AĞAÇ: SEDİR (I)

İSTANBUL FLORASINDA KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN BİR AĞAÇ SEDİR
1980 yılındateyzemin kızı Pakize’nin Erenköy Kız Lisesi’nde okumaya başlaması, benimde İstanbul’u
tanımaya başlamamın bir vesilesi oldu. devamini okuyun…

İSTANBUL ERGUVANLARI (III)

Erguvanlar konusunda İstanbul, Bursa ve Çanakkale’den sonra ilgimi çeken dördüncü şehir Ankara oldu.
Bir hafta sonu Ankara’da dolaşırken Bahçelievler civarında bir erguvan ağacı gördüm. devamini okuyun…

İSTANBUL ERGUVANLARI (II)

Erguvan sadece İstanbul’da açmazmış…

 

1994 yılının mayıs ayında daha çok tarih öğrencilerinin katılımıyla Çanakkale’ye bir gezi yaptık. devamini okuyun…

İSTANBUL ERGUVANLARI (I)

İSTANBUL ERGUVANLARI

İstanbul’a ilk defa üniversite eğitimi almak için 1992 yılında geldim. Harem’den karşıya baktığımda Ayasofya ve Sultanahmet camilerini gördüm, ilk onlar hoş geldin dediler bana. devamini okuyun…