<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Boğaziçi Uzmanı</title>
	<atom:link href="http://www.bogazicirehberi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bogazicirehberi.com</link>
	<description>Türkiye&#039;nin Yaşayan Tarih Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 May 2012 02:39:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İSTANBUL VE KAR(30 Ocak 2012)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2012/02/istanbul-ve-kar30-ocak-2012/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2012/02/istanbul-ve-kar30-ocak-2012/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 16:50:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[7-8 Hasan Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit]]></category>
		<category><![CDATA[balık]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[ÇEŞME]]></category>
		<category><![CDATA[Galata Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Abdullah]]></category>
		<category><![CDATA[Harbiye Müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıköy]]></category>
		<category><![CDATA[kar]]></category>
		<category><![CDATA[Kız Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Kırdar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin Ertuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[Nişantaşı]]></category>
		<category><![CDATA[sahaflar]]></category>
		<category><![CDATA[Selanik Gevreği]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak çay.]]></category>
		<category><![CDATA[Süleymaniye]]></category>
		<category><![CDATA[Taksim]]></category>
		<category><![CDATA[Teleferik]]></category>
		<category><![CDATA[Tikveşli]]></category>
		<category><![CDATA[vapur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=292</guid>
		<description><![CDATA[İSTANBUL VE KAR (30 Ocak 2012) &#160; Uzun zamandır karda yürümeyi özlemiştik. Üniversite yıllarımda ve sonrasında yaklaşık yedi yıl Kuzguncuk&#8217;ta yaşamıştım. Kışın kar yağdığında evimin balkonundan boğazı, Ortaköyü, Yıldız Parkını, Feriyye Saraylarını seyretmenin mutluluğunu unutamam. Sonra Sarigazi&#8217;ye taşındım. Sarigazi’de yaşadığımız yıllar, yaklaşık on yıl önce, İstanbul’a kar yağdığı zaman, Üsküdar’da kar kalınlığı 5 cm olduğunda Sarıgazi’de kar 15 cm olurdu. Biz, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İSTANBUL VE KAR (30 Ocak 2012)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uzun zamandır karda yürümeyi özlemiştik. Üniversite yıllarımda ve sonrasında yaklaşık yedi yıl Kuzguncuk&#8217;ta yaşamıştım. Kışın kar yağdığında evimin balkonundan boğazı, Ortaköyü, Yıldız Parkını, Feriyye Saraylarını seyretmenin mutluluğunu unutamam. Sonra Sarigazi&#8217;ye taşındım. Sarigazi’de yaşadığımız yıllar, yaklaşık on yıl önce, İstanbul’a kar yağdığı zaman, Üsküdar’da kar kalınlığı 5 cm olduğunda Sarıgazi’de kar 15 cm olurdu. Biz, geceleri sokağa çıkar, okuldan Sarıgazi Köyü’ne kadar yürürdük. Karın 40-50 cm. olduğu zamanlar olurdu. Gecenin karanlığında belirli bir saatten sonra hiç kimsenin geçmediği bu yolda, yağan karda. <span id="more-292"></span></p>
<p>Karda yürümeye karar verdik. Saat 11’de yola koyulduk. Bostancı’ya mı? Yoksa Kadıköyü’ne mi? Ortak karar, karda beklememek için hangi otobüs gelirse ona binecektik. 19 numara geldi. Biz de Kadıköyü’ne gittik. Kar tipi şeklindeydi. Bir kitapçıya gidecek hem kitap bakacak hem de orada kahve içecektik. Meydandan içeriye doğru yürürken balıkçılar çarşısına bir bakalım.</p>
<p>Tane tane satılan lüferler, yüzgeçleri kırmızı kırmızı olan sarıkanatlar ve çinekoplar. Büyük fileto mezgitleri görünce içim gitti. Mezgit alalım evde yapalım dediğimde, Esin’nin sesi çıkmadı. Çünkü bizim balıkçı bu kadar büyük mezgitleri getirmiyordu. Son zamanlarda balıkçılarda bu kadar kalamar olduğunu görmemiştim. Taraktan kalkana birçok balık yada midye çeşidini bulabilirsin Dicle Balıkçısı’nda, en fazla balık çeşidinin olduğu balıkçıdır Dicle Balıkçısı Kadıköyü’nde. Balıkçılardan sonra, balıklar kadar benim dikkatimi çeken balıkçıların yanındaki manavlarda satılan taze meyve ve sebzeler olur, onların ne kadar organik olduğu yönünde yorumlar yaparım.</p>
<p>Balıklar, rokalar, marullar derken, zeytinler, 15 liralık zeytinlerin bizim oralarda yani Alaşehir ve Sarıgöl pazarlarında 7-8 lira olduğunu söyleyince,</p>
<p>Esin,“Her zaman söylüyorsun bir gün getir de yiyelim.”</p>
<p>Başımı sallayıp olur diye bildim.</p>
<p>Sonra sakatatçılar, Esin, bu kuzu ayaklarından ne paça olur, diğerinden işkembe çorbası. Bu kış gününde yağan karda paça yada işkembe çorbası içme fikri geldi aklımıza. İşkembe çorbasını ya Üsküdar Kanaat ya da Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Hacı Abdullah Lokantası’nda içecektik. İstiklal Caddesini gitmeye karar verdik.</p>
<p>Kadıköy-Beşiktaş Vapurundayız. Elimizde çaylarımız. Vapur penceresini vuran kar taneleri ve kız kulesi, Leandros’un sevgilisini görür gibiydik. Diğer taraftan İslam Medeniyetinin sevgilileri Topkapı Sarayı,  Süleymaniye ve Yeni Cami gibi. Kız Kulesi’nden sonra yukarda halk ağzıyla Ayazma, yani III. Mustafa Camii, yağan kar ve Üsküdar. Bir de Yahya Kemal&#8230;  Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, hava çok soğuk.</p>
<p>Beşiktaş çarşısını dolaştık karlı sokaklarda. Balıkçılar çarşısındayız. Kadıköy’deki balık fiyatları ile Beşiktaş’taki balıklar arasında tazelik ve fiyat açısından fark var mı? Beşiktaş’taki balık fiyatları Kadıköyü’ne göre yüzde yirmi daha ucuzdu. Bu neden böyleydi?</p>
<p>Sebep sosyolojik, Kadıköy ve civarında bir tane balık satılan ana merkez var.  Burasının ulaşımı daha kolay, daha düzenli. Beşiktaş merkez daha eski bir yapılaşma binaların çoğunun otoparkı yok. Parası olanlar Beşiktaş merkezden çoktan gitmiş. Beşiktaş daha çok gençlerin yaşadığı merkez olmuş. Buna rağmen Barbaros’un Türbesi, Sinan Paşa Camii, şadırvanın servileri hâlâ orada.</p>
<p>Daha sonra 7-8 Hasan Paşa fırını,</p>
<p>Selanik Gevreği almak için fırına girdik. İki yaşlı beyefendi, yaşları 70’in üzerinde hizmet ediyorlar.</p>
<p>Yaşlı bir hanım efendi, “Islak kek taze olsun lütfen”</p>
<p>Hizmet eden yaşlı beyefendi, “Yok ki taze olsun.”</p>
<p>Birazdan çıkacak demek istedi. Beyefendinin esprili söyleyişine iyi güldük. Duvardaki çerçeveli yazıda, 7-8 Hasan Paşa hakkında bilgi. Okuması ve yazması olmadığı halde II. Abdülhamid’e sadakatinden dolayı paşalığa kadar yükseldi.Esin’e Okuması ve yazması olmadığı için Arapça 7 ve 8 rakamlarıyla imzasını attığından dolayı bu lakabı almıştır. Dedim.</p>
<p>Esin, “Çalışan beyefendiler Türk’e benzemiyor”</p>
<p>Ben de, “Çerkez asıllı olabilirler”, Çünkü 7-8 Hasan Paşa Çerkez asıllıydı.</p>
<p>250 şer gram Selanik Gevreği ile koko aldık. Daha birçok çeşit tatlı ve tuzlu var bu fırında. Kokolar o kadar taze ve güzeldi ki.</p>
<p>Esin. Benim çocukluğum bunlarla geçti dedikten sonra, fırının yerini kendince belirlemeye çalıştı. Çünkü arkadaşlarına tarif verecekti. Sonra “kartalın heykeli de buradaymış” diyerek vereceği tarifi iyice kafasında belirledi.</p>
<p>İyice üşümüştük. Benim eski yıllarda yürüdüğüm yollardan biraz yürüdükten sonra Akeretler’deki Kahveciye gittik. Kahvelerimizi yudumlarken bir yandan da Cemil Meriç’ten “Sosyoloji Notlarını” okuyorum. Yıllar önce okumuştum bu kitabı. Üniversite’de ikinci dönem, Yakınçağ Düşünce Tarihi dersi için çocuklara okutacağım kitaplardan birisi olarak karar vermiştim. Tekrar okuyordum. Cemil Meriç’in derinliği dinginliği içerisinde yan taraflardaki masalardan gelen sesler dikkatimi çekti.</p>
<p>Biz orta masada oturuyorduk.  Sol tarafımızda 60 yaşlarında bir beyefendi, saçları beyazlamış ve karşısında 25 yaşlarında bir kız. Beyefendi kızcağıza! Durmadan iltifat ediyor,  arada bir kalkıp kızın elini öpüyordu.</p>
<p>Esin. “Kızın babasıdır o” dedi. Bende adam niye kalksın kızı durmadan öpsün? Diğer tarafta ise 40 yaşlarında bir beyefendi ve karşısında yine 25-30 yaşlarında bir kızcağız. Kızın tipinden Rus olduğu anlaşılıyordu. Kırık İngilizcesinden, Rus olduğu konusunda ortak karara vardık. Beyefendi telefonundaki fotoğrafları kıza gösteriyor kıza yakınlaşmaya çalışıyordu. Belli ki yeni tanışmışlardı.</p>
<p>Akaretlerden Maçka parkına doğru yürümeye başladık. Kar bir ara durmuş, biz yürürken tekrar yağmaya başlamıştı. Bezmialem açık namazgâhını görmüş, tarihi çeşmeyi bir güzelce süzmüş, 20’li yaşlarımda İstanbul’da ilk senemi geçirdiğim sokaklarda, şimdi 40’lı yaşlarımda 20 sene sonra, karlı bir havada anımsamanın mutluluğu var içimde. Kar tanelerinden gözümü açamıyor fakat içimdeki sıcaklık bütün karları eritiyordu.</p>
<p>Esin’e “Tikveş Apartmanı”, sahipleri Makedonyalıdır çünkü Tikveş Makedonya’da bir şehir. Osmanlı döneminde Makedonyalılar İstanbul’da sütçülük yaparlardı. Hala Tikveşli yoğurtları, İstanbul’daki marketlerde satılır. İstiklal Caddesi’nde son muhallebiciyi yetişmiştim ben, hocam sayesinde, iki tane beyaz saçlı, güzel yüzlü, gülümseyen, uzun boylu yaşlı beyefendiler işletirdi Şark Muhallebicisi’ni 1993 ya da 94 yıllarında kapantı muhallebici. Sonra Güven Muhallebicisi o da sessiz sedasız kapanıverdi. Bir apartman beni 18 yıl önceki hatıralarıma götürmüştü.</p>
<p>İstanbul Teknik Üniversitesi’nin tarihi Maçka binalarının önüne gelmiştik. Bir yıl burada yaşamıştım. 1992-93 yılında Abdi İpekçi öğrenci yurdunda kalırdım. Hatta okula gitmediğimiz günlerde İTÜ’nün yemekhanesini gider orada yemek yerdik.</p>
<p>Bir de Selahattin İçli’yi unutamam, İTÜ konseratuvarda öğretim üyesi idi. O Dönemde Muazzez Abacı’nın söylediği “Yedi İkliminin Sultanısın Sen” şarkısının detaylarını öğrenmek için göndermişti hocam, o zaman Selahattin İçli nin ne kadar büyük bir sanatçı ve bestekâr olduğunu bilmiyordum. Çünkü İstanbul’a yeni gelmiş, İstanbul’u yeni öğreniyordum.</p>
<p>“Gel telefiriğe binelim.”</p>
<p>Esin, “burada telefiriğin ne işi var?”</p>
<p>Maçka ile Taşkışla arasında, Maçka Parkının bir ucundan diğer ucuna teleferik yapılmıştı yaklaşık on yıl önce. Teleferikle giderken sol tarafımızda Dolmabahçe Stadı, sarayı, Nehri Aziz, uzaklarda Prens Adaları, adalarda trafiğe meydan okuyan atlar, karla birlikte geziniyorlar, sessizliğin ve kimsesizliğin sokaklarında. Sait Faik’in anılarında&#8230;</p>
<p>Teleferikten karla kaplı manzarayı seyrederken, parktaki havuza, oyun parklarına düşen kar tanelerinin raksını seyrettik.</p>
<p>Taşkışla’da teleferikten indikten sonra, teleferik için yolu uzatmış olsak da, yine Nişantaşı’na gidecektik. Harbiye Açık Hava Tiyatrosunun arkasından, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin tam altında tarihi bir çeşme karşımıza çıktı. Şaşırmıştım. Şimdiye kadar ben bunu neden görmedim. Çeşmenin fotoğrafını çektim. Akşam kimin yaptırdığını öğrenecektim. Benim için karlı bir gününün kârı olmuştu bu çeşme.</p>
<p>Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’ne çıktık. Üst tarafımızda Harbiye Müzesi,</p>
<p>Yolda bir tek biz varız, bir de kapıların önünde bekleyen güvenlikçiler.</p>
<p>Hayat bu, kimse yollarda yokken biz yollardayız.</p>
<p>Nişantaşı’nın o meşhur caddesindeyiz. Hani şu ünlü mağazaların olduğu cadde. Geniş, fakat kısa olan bir cadde&#8230;</p>
<p>Esin’e şaşırma, bu ülkede olanlar ve olaylar olduğundan fazla abartılır. Çünkü şark toplumuyuz. Duygu ve şiirin insanlarıyız.</p>
<p>Yılbaşı akşamı yaşı 65’i geçmiş komşumuz Sevim Teyze:</p>
<p>“Yavrum siz bir yerlere gitmediniz mi? Biz Nişantaşı’ndan geliyoruz. Her yer cıvıl cıvıl. Çok güzel ışıklandırmışlar.”</p>
<p>Esin, “Bak millet nerelerde&#8230; Biz ne yapıyoruz.”</p>
<p>Kar şiddetini iyice artırdı. Biz Nişantaşı’nı adını veren, yolun köşesinde, kaldırımda ben buradayım diyen, üzerinde Nişantaşı yazılı, Valikonağı Caddesi ile Teşvikiye Caddesinin kesiştiği noktadaki, yaklaşık üç metre yüksekliği olan taşın fotoğrafını çekerken gelip geçen insanlar, bu taşı niye çekiyor diye şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. Nişantaşı’nın bir diğeri Teşvikiye Camisi’nin avlusunda ve daha süslüsüdür. Taşın bulunduğu köşede mücevherci vardı.</p>
<p>Esin,  Fransa’da film festivalinin yapıldığı Cannes’teki gibi bir mücevher dükkânı demişti. Cannes’te dükkâna girmek istemiş kapının kolunu bastığımda kapı açılmamıştı. İçerdeki hanımefendi, ilk önce bize baktı sonra düğmeye bastı ve kapı açıldı. Çok pahalı telefonları ve saatleri görmüş, bu kadar pahalı şeyleri gördükten sonra dışarı çıkmak için kapıyı çektiğimde kapı açılmadı. Oradaki hanımefendi gülümsedi. Ve düğmeye basarak kapıyı açmıştı. Dükkân sahipleri, her türlü ihtimale karşı kendilerini güvene almışlardı. Fransızlardı ama olabilecek her türlü ihtimale Fransız kalmamışlardı.</p>
<p>Nişantaşı’ndan Taksim’e yürümeye başladık. Harbiye Müzesi içerisindeki eski helikoptere baktık. Harbiye-Taksim arasında yürürken İstanbul Radyosu’nun önündeki saat panosu sıcaklığın sıfır derece olduğunu gösteriyordu. Taksim’deki Divan Otelini birkaç yıl önce yıktılar ve tekrardan yaptılar. Yaptılar ama başka bir şey daha yapmışlardı! Otelin yanında tarihi bir su terazisi ve erguvan ağacı vardı. Otel yapılırken erguvan ağacı da yıkılmıştı. Oysa erguvan nisan ve mayıs aylarında pembe çiçekleriyle otele gelenleri selamlıyor. İstanbul’dan bir haberiniz var mı? Diyordu.</p>
<p>Otel yakılmadan önce erguvan zamanında erguvanın fotoğrafını çekmiş, daha sonra otele girerek resepsiyonda bekleyenlere,</p>
<p>“şu ağacın ismini biliyor musunuz?” diye sormuştum. Orada bulunan bir hanımefendi, “o erguvan, müşterilerimizin de dikkatini çok çekiyor” demişti.</p>
<p>Otelde kalanlardan yada yeme içmeye gelenlerden otel tekrar yapıldıktan sonra erguvan ne oldu diye soran oldu mu acaba? Merak ediyorum.</p>
<p>Taksim meydanındayız. Bir Arap aile yanlarında iki üç yaşlarında çocuk, çocuğun ayağında spor ayakkabı ve yürüyor. Başka çocuk yok. Taksim’i ismini veren maksemin önündeyiz. Çeşmesi ve kuş evleri. Kuş evlerinin kuşları&#8230; Onlar hep orada&#8230; Ya kuş evlerinin her gün önünden geçen binlerce insan farkında mı? Kuş evlerinin&#8230; Estetik anlayışlarından, devletlerinin sisteminden, kuşları düşünen bir imparatorluğun bize bıraktıkları mirastan haberleri var mıydı?</p>
<p>Kuş evinin dibinde bekleyen bir genç telefonda, “ neredesin canım, ben heykelin yanında istiklal caddesinin başlangıcındayım. Bırakın kuş evlerini, çeşmeyi, maksemden dahi haberi olmayan modern! Gençlik. Şimdi maksem sanat galerisi oldu. Ve karşımızda büyük Rum kilisesi yağan karda kendini belli eder gibiydi.</p>
<p>İyice üşümüştük. Yağan kar altında saatlerdir yürüyorduk. Bizim İstiklal Caddesine gelmemize neden olan işkembe çorbasını içme vakti gelmişti. Benim hayatta lezzet ve fiyat karşılaştırmam olur genellikle. Hacı Abdullah’a gitmeden benim devamlı gittiğim lokantaya gidip ne çorbaları olduğunu sorduk. Servis yapan beyefendi terbiyeli paça var. Paça çorbasını karıştırdı.</p>
<p>Esin, “paça suyu bu kadar koyu olmaz” dedi. Bize gösterilen Anadolu’da yapılan paça çorbası idi. Benim lise yıllarımda Sarıgöl ve Alaşehir’de içtiğim paça çorbasına benziyordu suyu. Ama içindeki eti değil. İstanbul’da İstanbulluların ya da İstanbul esnaf lokantalarının yaptığı paça çorbalarının suyu koyu olmaz tabak içerisinde genellikle kemikli ayak paçası olurdu. Yıllar önce Beykoz’daki Tolon Lokantası’nda paça çorbasını böyle içmiştim.  Üsküdar’daki Kanaat Lokantası’da bu şekilde yapardı eskiden, şimdi paça yapmıyorlar ya da ben rastlamıyorum. İşkembe ile yetiniyorlar. Ya da eski İstanbullu fazla kalmadığından, İstanbul usulü paçayı bilmiyor yeni İstanbullular! da ondan yapmıyor olabilirler.</p>
<p>Hacı Abdullah lokantasını girişte 3. Kuşaktan Hacı Abdullah Korun masada oturuyor “welcome” diyordu bize. Bizi turist sanmıştı. Lokanta girişinde, kavanozlardaki turşular, enginarlar, nar suları çok güzel görünüyordu. Oturmadan, “işkembe çorbası var mı?” sorduk. Oturunca menü geldi önümüze.</p>
<p>Esin, “İşkembe çorbası 15 lira ne kadar pahalı, kalkalım.”</p>
<p>Ben, “Hayır biz saatlerdir bu çorbayı içmek için yollardayız.” Çorbalarımız içtik. İşkembe çorbası güzeldi. Ekmeklerine bayıldık, mısır, çavdar ekmeklerini hatta beyaz ekmeği dahi.</p>
<p>Bir et yemeğinin fiyatı 25-30 TL arasında, üçü bir yerde Hacı Abdullah tabağının fiyatı 43 lira olmuştu. Hacı Abdullah son yıllarda reklamlara oynamaya başlamıştı. Son birkaç yıldır özellikle Arap turistlerin çok gelmesinden olsa gerek fiyatlar çok yükselmiş, mutedili olan Üsküdar’daki Kanaat lokantasına göre fiyatlar iki kat artmıştı. Fiyatlar lezzet farkını arttırmıyordu.</p>
<p>Birkaç yıl öncesine kadar lokanta dolu olurken şimdi sadece birkaç masada müşteri vardı. Artık esnaf lokantası olmaktan çıkmış turistik bir hüviyet kazanmıştı. Reklamı da iyi yapılıyordu. Birkaç hafta önce okumuştum. Son Osmanlı hanedanları Hacı Abdullah’ta buluştu&#8230; Çıkışta Ağa Camiinin tadilatını yapan firmanın reklamlarından camiyi göremez olduk ama Nazım Hikmet’in Ağa Camii ile ilgili şiirini hatırladık.</p>
<p>İstiklal Caddesinde yürüyerek Galatasaray Lisesi köşesindeki güzel çeşmeye bakıp, lisenin Fransızca eğitimi nasıl yapmaya başladığını anımsadım. Yüksek lisans yaparken Yahya Akyüz’ün Türk Eğitim Tarihi kitabında okumuştum. Girit İsyanı olmuş, Osmanlı Devleti bu isyanı bastırmakta güçlük çekince, Fransa yardım etmiş, Fransa’ya iyi niyet göstergesi olarak okulun eğitimi Fransızca yapılmıştı.</p>
<p>YKY’nin kitap satış bölümden Kazım Karabekir Paşa’nın, Edirne Hatıraları kitabını aldık. Sonra Avrupa pasajını göz attık. Bu pasajın özellikle içi İtalya, Milano’daki büyük katedral avlusunda sağ tarafta bulunan pasajın aynısıydı sanki.  Sonra Avrupa Pasajının yanındaki pasajda bulunan sahaflardan birkaç tane kitap aldım. Bu kitaplardan bir tanesi Levon Panos Dabağyan’ın Zaman Tünelinde Şehr-i İstanbul’un Seyir Defteri, keyfime diyecek yoktu.</p>
<p>Hava iyice soğumaya başladı. Asmalımescit sokağının yaz aylarındaki o şaşalı ritminden eser yoktu. Eren kitapevinden Ömer Seyfettin’in Balkan Harbi Hatıraları kitabını aldık. Yüksek kaldırımdan yürümeye başlamadan Galata Mevlevihanesine bakıp Şeyh Galip dua okuduktan sonra Galata kulesinin etrafında bir tur&#8230;  Yüksek kaldırımın eski şapkacılarını aradı gözümüz. Ama nafile&#8230; Son zamanlarda yüksek kaldırım sokağı çok güzel düzenlendi. Galata Kulesi çevresi de.</p>
<p>Esin, Galata Kulesi’nin yan tarafında yürürken “al sana İspanyol merdivenleri” ama bizim reklamımız yoktu.</p>
<p>Karaköy-Kadıköyü Vapuru ve çay. Uzaktan kar taneleri arasında bizi selamlayan Süleymaniye, Süleyman, Sinan ve Hürrem!..</p>
<p>Neden Hürrem, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Hürrem, Süleyman’ın önüne geçti de ondan.</p>
<p>2000 yılını hatırladım Süleymaniye’yi bakınca. Sarıgazi Köyü’ndeki okulun lojmanına, taşınalı daha bir hafta olmuştu. İçimde Kuzguncuk’tan, Sarıgazi Köyü’ne taşınmanın hüznü vardı. Yaklaşık yedi yıl bu şirin mi şirin, kuşların ve martı seslerinin içinde, özellikle sabahları boğazdan geçen küçük yük gemisi sesleri beni çok mutlu ederdi. Evimin balkonundan boğazı, Galatasaray ve Kabataş Erkek Lisesi’nin binalarını seyrederdim.</p>
<p>Bayram Namazlarını mutlaka tarihi bir camiye gitmeye başlamıştım. 8 Ocak 2000 tarihinde, Ramazan Bayramının ilk gününde, bayram namazı kılmak için sabahın beşinde evden çıktım. O saatte İETT otobüsleri, bizim okulun önünde garajları vardı, o saatlerde servise çıkarlardı. Otobüs garaj kapısında bir otobüse bindim.</p>
<p>Şoför, hayırdır? Bu kış gününde bayram sabahında erkenden nereye gidiyorsun?</p>
<p>“Süleymaniye’ye bayram namazına”</p>
<p>Şoför, “başını salladı.” İnanmak istemedi.</p>
<p>Üç vasıta değiştirerek bayram namazından önce Süleymaniye Camii’ne vasıl oldum. İçeriye girdim. Fazla kimse yoktu. Tam kubbenin altına oturdum. Vaaz dinliyor bir taraftan da kubbeyi bakıyordum.</p>
<p>Namazdan sonra hava soğuk olduğu için herkes çabuk dağılıyordu. Süleymaniye Camii’nin sol tarafındaki duvarının önünden İstanbul’u seyrettim. Sonra yanımda getirdiğim Yahya Kemal’in, Kendi Gökkubbemiz kitabını çıkararak, sesli bir şekilde Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini okumaya koyuldum. Yağmur yüzümü ve kitabın sayfasını ıslatıyordu.</p>
<p>Ben şiiri okurken yanıma birisi gelmiş, şiiri bitirdikten sonra yanıma gelen adam ne yaptığımı sordu. Bende İstanbul’a karşı şiir okuduğumu söyleyince biraz şaşırdı. İsmi İlyas Kılıç’tı ve tuhafiyecilik yapıyordu. Sonra bayramlaştık ve ayrıldık. İçim içimi sığmıyordu. Kendimce mutluydum. Daha sonra bayramlarda İstanbul’da olduğum zamanlar arkadaşlarımla, tarihi İstanbul camilerinde bayram namazına giderdik. Bu düşüncelerle Süleymaniye’yi hatırladıktan sonra Kadıköyü’ndeyiz.</p>
<p>Otobüs bekliyor bir türlü beklediğimiz otobüs gelmiyordu yaklaşık 35 dakika bekledik. Yedi saat yürümüştük. Ancak otobüsü beklediğimiz zamandaki kadar üşümemiştik. Nihayet otobüs geldi. Yolculardan yaşlı bir beyefendi, şoföre sataşmaya başladı:</p>
<p>“35 dakikadır bekliyoruz neredesiniz?”</p>
<p>Şoför, “burası güllük gülistanlık, Ben Kayışdağı’nda bir saattir gelmek için neler çektim biliyor musun?” Şoför iyice sinirlendi. Otobüsü bırakarak birkaç dakika amirliğe gitti.</p>
<p>Şoför dönünce, durakta bekleyenler için, “bunlar boş otobüs mü? Bekliyor” diye espri yaptı. Epey güldürdü milleti. Hareket ettik. Şoför yolcuların şikâyetlerinden çok alınmıştı. Derdini anlatıyor.</p>
<p>Kayışdağı eteklerinde bir otomobil kar nedeniyle yoldan çıkmış aracı kullanan hanımefendi, kendisine yardım edenlere:</p>
<p>“Bu arabanın abs ve eps’si var neden kayıyor.”</p>
<p>Bizim otobüs şoförü, hanımefendiye “araban, şahin olsa yolda kalmazdın” diyerek espri yapmış. Böyle konuşarak hem kendini hem de yanındakileri eğlendirmeye çalışıyordu.</p>
<p>Bostancı Köprüsü’ne geldiğimizde trafik iyice durdu. Yarım saat bekledikten sonra otobüsten inip biraz yürüyerek evimize ulaştık. Yaklaşık on saat boyunca İstanbul’un soğuk ve karşı bir havasında yürümenin mutluluğu ve huzuru vardı içimizde.</p>
<p>Dün ne kadar yorulduğumu bu sabah kalkınca fark ettim. Yazmayı bitirdiğimde saat 16: 00 olmuştu. Hâlâ kar yağıyordu. Yazıyı bitirmenin şerefine, daha doğrusu şimdiye kadar hep daha sonra yazarım diye ertelediğim fakat yazamadığım yazılar gibi yapmayarak bunu yazmış olmanın verdiği tebessümle terasa çıkıp bir tabak kar doldurup üzerine pekmez dökerek “Karbastı” yapıp afiyetle yedik.</p>
<p>Benim çocukluğumda bizim köyümüze yılda bir en fazla iki defa kar yağardı. Bazı senelerde yağmazdı. Rahmetli babaannem bize karbastı yapardı. Babaannem ilk kar yenmez kurtlu olur der. Biz ikinci karı beklerdik. Karbastı yemek bizim için bir eğlence olmuştu&#8230; Aynen bugünki gibi&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salim AYDIN</p>
<p>31 Ocak 2012.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2012/02/istanbul-ve-kar30-ocak-2012/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MANOLYA</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/manolya/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/manolya/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Jun 2011 06:50:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[aristokrat]]></category>
		<category><![CDATA[Arnavutköy]]></category>
		<category><![CDATA[ASİ NEHRİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bebek Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beylerbeyi]]></category>
		<category><![CDATA[Beylerbeyi Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Uzel]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Emirgan]]></category>
		<category><![CDATA[Eren Talu]]></category>
		<category><![CDATA[erguvan]]></category>
		<category><![CDATA[Eyüp]]></category>
		<category><![CDATA[Feyhaman Duran]]></category>
		<category><![CDATA[Hamidiye Camii]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Çallı]]></category>
		<category><![CDATA[Ihlamur Kasrı]]></category>
		<category><![CDATA[İnan Kıraç]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[laleler]]></category>
		<category><![CDATA[Maiyet Köşkü]]></category>
		<category><![CDATA[Manolya]]></category>
		<category><![CDATA[Mediha Sultan Yalısı]]></category>
		<category><![CDATA[Naura]]></category>
		<category><![CDATA[NTV]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Şeref Akdik]]></category>
		<category><![CDATA[Şinası Barutçu]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat Fermanı]]></category>
		<category><![CDATA[Vaniköy]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Müren]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=224</guid>
		<description><![CDATA[BOĞAZİÇİ’NDE MANOLYA &#160; İstanbul’un kendine özgü ağaçları vardır. Belirli dönemlerde çiçekleriyle, kokularıyla kendini gösterir bu ağaçlar. Bunlardan birisi İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gelen ve çok sevilen aristokrat ve aristokratların ağacı manolyadır. İstanbul’da bu ağacın dört farklı türü vardır. Biz genellikle bir tanesini biliriz. Bizim bildiğimiz manolya(Magnolia Grandiflora) on iki ay yapraklarını dökmeyen, haziran ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BOĞAZİÇİ’NDE MANOLYA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstanbul’un kendine özgü ağaçları vardır. Belirli dönemlerde çiçekleriyle, kokularıyla kendini gösterir bu ağaçlar. Bunlardan birisi İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gelen ve çok sevilen aristokrat ve aristokratların ağacı manolyadır. <span id="more-224"></span>İstanbul’da bu ağacın dört farklı türü vardır. Biz genellikle bir tanesini biliriz. Bizim bildiğimiz manolya(Magnolia Grandiflora) on iki ay yapraklarını dökmeyen, haziran ve temmuz aylarında süt beyazı çiçekleri olandır. Bu tür dünyada en çok bilinen ve yaygın olanıdır. Yaklaşık on, on beş metreye kadar uzaya bilir. Gövde kalınlığı ise yaşına göre değişir. Ağacın yaşı arttıkça gövdesi de kalınlaşır. Tohumundan üretebilirsiniz. Ama tohumundan üretmek zordur. Emek ister.</p>
<p>Diğerleri ise: çıplak manolya adıyla bilinir. İstanbul’un çeşitli yerlerinde bulunur. Bu ağaçları, meraklıları bilir. Genellikle nisan ayında ilk önce çiçekleri açar. Çiçekleri erguvanın biraz koyusudur. Buna Kara Manolya(Magnolia Liliflora Nigra) denir. Son yirmi yılda Türkiye’ye gelmiştir. Çok naziktir. Çabuk kuruyabilir. Devamlı gözlemek gerekir.</p>
<p>Bir diğer çıplak manolya(Magnolia Soulangeana) ise çiçekleri açık mor olandır. İstanbul’da en eski çıplak manolya türüdür. Dördüncü manolya(Magnolia Stellate) türü ise yine Ihlamur Kasrı’nın bir bölümü olan Maiyet Köşkü’nün tam karşısında yeni dikilmiş olan ince yapraklı monalyadır ki bunun çiçekleri beyazdır. Bu üç tür, nisan ve mayıs aylarında açar. Çıplak<br />
manolyaların çiçekleri on, yirmi bazen de havanın durumuna göre bir ay boyunca kendini temaşa ettirir.</p>
<p>Bu manolyaların çiçekleri dökülmeye başlayınca yaprakları çıkar. Bu özelliği bakımından erguvana benzer. Önce çiçekleri sonra yaprakları… Çıplak manolyalar, laleler ile aynı dönemde açtıkları için,  çiçek yapıları birbirine çok benzer. Çiçeğin ortasında tohumları, tohumların kenarlarından yükselen yapraklar.  Çıplak manolya seyrine nereye gidilir derseniz? Bu üç tür çıplak Manolyaları görmek için İstanbul’da Beşiktaş Ihlamur Kasrına gidilir. Kasırların ortasında kalan, “Aslanlı Havuz” un etrafını saran yaşları yaklaşık otuz yıllık açık mor olanlardır. Maiyet Köşkü’nde çaylarınızı yudumlarken bu üç tür çıplak manolyayı görebilirsiniz.</p>
<p>Kara çıplak manolyanın en güzelleri Emirgan Korusu içerisindeki Sarı Köşk’ün önündeki ve yanındaki manolyalardır. İyi bir zamanlama yaparsanız ve şansınız da yaver giderse burada hem çıplak manolyayı hem erguvanları hem de laleleri<br />
aynı dönemde seyredebilirsiniz.  Mayıs’ta<a href="#_ftn1">[1]</a> Emirgan Korusu Sarı Köşk önündeki kara çıplak manolyalar ve erguvanlar muhteşem bir şekilde açmışlardı. Manolyaların önünde hanımefendiler fotoğraf çektiriyor ve manolyaların fotoğraflarını çekiyorlardı.</p>
<p>Hanımefendilerden biri, ‘ bizim fotoğrafımızı çekebilir misiniz?’ diye ricada bulundu.</p>
<p>Fotoğraflarını çektikten sonra, ‘bu ağaçların ismini biliyor musunuz?’ diye soruyorum.</p>
<p>Bir tanesi,  ‘bilmiyoruz hoşumuza gitti, sevdik, fotoğrafını çektik.’ dedi.</p>
<p>Diğer hanımefendi, ‘erguvan olabilir mi?’</p>
<p>Konuşmalar birbirini izledi, tahminler, yorumlar…</p>
<p>Erguvanı göstererek, köşkün yan tarafında, havuzun kenarında olan büyük ağaç erguvan diyorum.</p>
<p>Diğeri, ‘çiçekleri benziyor ama?’</p>
<p>Diğer hanımefendi öğrenmiş olduk. Teşekkür ederiz.</p>
<p>Bu ağaçlar, şehir kültürüne sahip zevk-i selim sahibi İstanbulluların favorisidir. Çünkü bir hüdayı nabit olmayıp bir kültürün ve zevkin ağaçlarıdır. İtalya ve İspanya’nın Akdeniz kıyı şehirlerinde gördüm bu ağaçları.</p>
<p>Benim en çok ilgimi çeken, Suriye’nin Hama şehrinde Asi nehri üzerinde bulunan Naura’ların(su değirmeni)<br />
yanındaki parkın içersindeki manolyalar(2004).  Yaşları fazla büyük değil ama yine de güzel.</p>
<p>Osmanlı, manolya ağacını Boğaz’da yalıların kenarlarına dikmişti. Asi Nehri kenarında manolya ağacı görmek bir<br />
anda insanı İstanbul Boğazı’na götürmesi açısından güzel bir tat.</p>
<p>Asi Nehri kenarındaki Azem Sarayı’na doğru giderken dar bir sokaktan, Arnavut kaldırımlı yoldan geçerek saray kapısındasınız. Kapıda Hama Ropular Traditional Museum Kasr-ül Azim, AL AZEM PALACE yazıyor. Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli tarafından müzeye dönüştürülmüş burası. Saray iki kat planlı yapılmış.  Sarayın küçük avlusunun manolyası selamlıyor sizi ilk önce. O kadar güzel ki bu güzelliğe iki servi ağacı adeta renk katıyor. Osmanlı’nın bakiyesi olan devletlerde Osmanlı kültürü yaşatılıyor. Manolyalar ya yalıda ya konakta. Köşkte, sarayda&#8230;</p>
<p>Çiçeklerini açtığı dönemlerde buağaçları görmek ve seyretmek için Boğaziçi’ne gidilir. Özellikle Beylerbeyi ve<br />
Arnavutköyü’ne.</p>
<p>Manolya ağacı Osmanlı Devletine 19. yüzyılda getirilmiştir. Bu ağaç özellikle Boğaziçi’ne dikilmiştir. Osmanlıların, Boğaziçi haricinde başka bir yere manolya ağacı diktiği görülmemiştir. Kasırlar ve büyük konaklar hariç.</p>
<p>Zaten Osmanlı Devletinin bir ağaç kültürü politikası vardır. “Her yere her ağaç dikilmez.” Manolyanın en güzel<br />
seyredildiği yer, İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’dır. Haziran ayında Boğaz gezisi yapanlar için doyumsuz bir seyir dinletisidir beyaz açmış manolya çiçekleri.</p>
<p>Boğaz gezilerimde muhakkak bahsederim Beylerbeyi Sarayı’nın manolyalarından. “Bakın başka yerde bulamaz ve dinleyemezsiniz bu anlattıklarımı.” derim. Çünkü burada sosyolojik bir olgu olduğundan bahs ederim. Sadece seyredersiniz onları, manolya çiçekleri koklanmaz ve koparılmaz. Kopardığınız zaman boynunu büker, hemen solar. Osmanlılar manolyanın bu hassasiyetini bildikleri için olsa gerek, manolyayı bu sarayın harem kısmına dikmişlerdir. Çünkü manolya ile kadınlar aynı özellikleri taşır. Her ikisi de zariftir, naziktir. Kırılmaz…</p>
<p>Dolmabahçe Sarayı’nın manolyalarını unutmamak lâzım. Dolmabahçe Sarayı’ndaki manolyaların yaşlı olanları saat<br />
kulesinin bulunduğu birinci avludadır. Sarayın mabeyn kısmının ön tarafında havuz başında da güzel manolya var. Sarayın ön kısmında da manolyaları görmek mümkün.</p>
<p>Zeki Müren’in güzel bir şarkısı vardır. “Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam” diye.  Haremin manolyalarına karşı, sarayın selamlık kısmında da sedirler vardır. Gücü ve sağlamlığı ifade eder… Manolya şiirde kendini göstermiş, bunlardan bir tanesi olan yukarıda zikrettiğim şiir bestelenerek manolyanın bilinmesinde ve öğrenilmesinde en önemli rol oymamıştır. Manolya Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde edebiyatta fazla yer almamış, bunun nedeni İstanbul’a yeni gelmesiyle bilinmesinin ve fark edilmesinin uzun süre almış olmasından olabilir. Görselliğinden dolayı olsa gerek ressamlar daha çabuk fark etmiş manolyayı. Bu konuda Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında özelikle Meşrutiyet döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasından sonra manolyalar resimlerde daha çok yer almaya başlamış. Manolyalar konusunda en çok resim yapan yaklaşık on beş portresiyle İbrahim Çallı’dır.<a href="#_ftn2">[2]</a> Özellikle Cumhuriyet dönemi ressamlarında Feyhaman Duran, Şinasi Barutçu<a href="#_ftn3">[3]</a> Şeref Akdik ve Celal Uzel’in<a href="#_ftn4">[4]</a> manolya resimlerini görmek mümkün.</p>
<p>Manolyanın çiçekleri beyazdır. Haziran hatta temmuz ayının ortalarına kadar kendilerini nazlı bir gelin edasıyla gösterirler Boğaz’ın eşsiz güzelliğinde.<br />
İstanbul’un en büyük manolya ağacı, Baltalimanı Kemik Hastalıkları Hastanesi içerisindedir. Çevresini 2001 yılında<br />
5,10 cm ölçmüştüm. Bu hastane ilk olarak Reşit Paşa tarafından yalı olarak yaptırılmıştır. Bu manolyanın İstanbul Boğazı’nda ilk dikilen manolya olma ihtimali oldukça yüksektir. Tanzimat fermanının ilan edilmesine vesile olan<br />
Avrupa görmüş paşa olmasından dolayı.  Mediha Sultan Yalısı olarak da bilinir.  Bu manolya ağacı ne hüzünleri ne dertleri ne mutlulukları paylaşmıştır. Hüzünlerinden birisi yalıyı yaptıran Reşit Paşa’nın oğlu Ali Galip burada yaşarken sandalla çıktığı gezinti esnasında sandalının alabora olmasıyla boğulduğu için…</p>
<p>Boğaziçi’nde manolya seyredilecek başka bir yer Arnavudköyü’ndeki Bebek Lisesi avlusudur. Bu okulun yakın<br />
geçmişte ismi değişti. Bebek Korkmaz Yiğit -son olarak da Arnavutköyü Korkmaz Yiğit- Lisesi oldu. Okulun avlusunda, Boğaz’a hâkim manolyaları hele hele haziran ayında açan çiçeklerini görmek insanı o kadar mutlu ediyor ki sormayın.<br />
Beylerbeyi tepelerinden seyredersiniz bu ağaçların ihtişamını. Geçen yıl okulların kapanmasına yakın bir zamanda, bu okulun önünden geçerken okulun öğrencilerine “bu ağaçlar ne ağacı?” diye sordum. Yaklaşık yirmi öğrenciden<br />
dört veya beş öğrenci manolya cevabını verdi. Şükrettim. Ya hiç çıkmasaydı! Şehir kültürüne sahip öğrenciler manolyayı biliyor. Diğerleri ise “bana ne deyip” geçiyor.</p>
<p>Öğrencilerde kabahat bulmamak lazım, öğretmenlerinden kaç tanesi biliyor ki manolya ağacını.</p>
<p>Ben Boğaz’da irili ufaklı, yüzün üzerinde manolya saydım. Bunlar benim görebildiklerim. Bendenizin en çok<br />
sevdiği manolyalar Vaniköyü’nde, Suna-İnan Kıraç Yalısı bahçesindekidir. Hem nisan ve mayıs aylarında açan erguvanlara uyum gösteren çıplak(kara) manolya hem de haziran ayında açan süt beyazı çicekleriyle Boğaz’ı temaşa eden<br />
manolyalar bir aşkın göstergesidir. Manolyaların yanına koltuklar konulur. Boğazın ve manolyaların tadına varılır.</p>
<p>Osmanlının İstanbulluları manolyayı Boğaziçi’ne diktiler. Cumhuriyet’in İstanbulluları şimdi manolyayı her yere<br />
dikiyor!</p>
<p>Büyükada Hamidiye Camisi’nin avlusuna dikilmesi gibi. Bunun sayısını artırmak mümkün.  Birilerinin Eyüp Sultan Meydanı’nın ortasına manolya ağacı dikmesi gibi!!! Oysa İstanbullular Eyüp Camii ve çevresini çınar<br />
ve servi dikmişlerdir. Düşünmek lazım!  “Bize ne oluyor?” diye.<br />
NTV kanalında(21 Haziran 2005), Ortaköy Esma Sultan Yalısı’nda, Mimar Eren Talu ile bir söyleşi yapıldı.</p>
<p>Eren Talu’ya şöyle bir soru yöneltildi.</p>
<p>“Siz bir mimar olarak İstanbul mimarisini nasıl buluyorsunuz?</p>
<p>İstanbul’da mimari açıdan ne yapıldı?” diye.</p>
<p>Eren Talu’nun cevabı: “Türkiye tarafından hiç bir şey yapılmadı. İnşallah bundan sonra yapacağız.” oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biz de ağaç kültürünü öğretme ve öğrenme açısından umutluyuz gelecekten ve gençlikten. Şehirli olmanın yolunun<br />
çiçekten, ağaçtan, mimariden ve musikiden geçtiğini anlamak ve anlatmakla…<br />
Salim Aydın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> 7 Mayıs 2011.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Türk Ressamlar Dizisi-2, İbrahim Çallı, Hazırlayan: Kaya Özsezgin, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1993, s.51, 53, 55, 56, 57, 58, 63, 68, 81 bu sayfalardaki  manolya resimleri tuval üzerine yağlıboya, 67, kontraplak üzerine yağlıboya, , 70, duralit üzerine yağlıboya.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Ahmet Kamil Gören, 50 Yılında AKBANK RESİM KOLEKSİYONU, Akbank Kültür ve Sanat Kitapları:66, İstanbul 1998, Feyhaman Duran, tuval üzerine yağlıboya, Şinasi Barutçu, kağıt üzerine suluboya.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Kıymet Giray, TÜRKİYE İŞ BANKASI Resim Koleksiyonu, Türkiye İş Bankası Yayınları no:366, s.124, 125, 126, 146 tuval üzerine yağlıboya Meşrutiyet dönemi İbrahim Çallı resimleri, s.256, Şeref Akdik, tuval üzerine yağlıboya, s.638, Celal Uzel, tuval üzerine yaplıboya.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/manolya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (VI)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-vi/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-vi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2011 22:58:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[Balbeck]]></category>
		<category><![CDATA[Balbek]]></category>
		<category><![CDATA[Bekaa Vadisi]]></category>
		<category><![CDATA[beyrut]]></category>
		<category><![CDATA[Demiryolu]]></category>
		<category><![CDATA[Dürzi]]></category>
		<category><![CDATA[El Hamra]]></category>
		<category><![CDATA[Emel Örğütü]]></category>
		<category><![CDATA[Es Süveyde]]></category>
		<category><![CDATA[Fenike İntercontinental Otel]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hizbullah]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[Jeita Mağarası]]></category>
		<category><![CDATA[Jüpiter Tapınağı]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Canpolat]]></category>
		<category><![CDATA[Latini Irmağı]]></category>
		<category><![CDATA[lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Manisa]]></category>
		<category><![CDATA[Şarap]]></category>
		<category><![CDATA[Sardes]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[ÜZÜM]]></category>
		<category><![CDATA[Zahle]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=196</guid>
		<description><![CDATA[BEYRUT’TAN BALBEK(BALBECK)’E &#160; Arkadaşlar El Hamra’caddesine gidelim diyorlar. Bu caddeyi Beyoğlu İstiklal Caddesine benzetenler oldu aramızda. Bana göre burası Bağdat Caddesini andırıyor. Alışveriş merkezleri ve kafeteryalarıyla. Caddenin uzunluğu yaklaşık bir buçuk kilometre. Pide arasına konularak ve içine şerbet dökülerek yenen künefeci dükkânını arıyoruz. Künefecinin yerini soruyor, Kimisi yüz metre ileride kimisi iki yüz geride diye söylüyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BEYRUT’TAN BALBEK(BALBECK)’E</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arkadaşlar El Hamra’caddesine gidelim diyorlar. Bu caddeyi Beyoğlu İstiklal Caddesine benzetenler oldu aramızda.<span id="more-196"></span> Bana göre burası Bağdat Caddesini andırıyor. Alışveriş merkezleri ve kafeteryalarıyla. Caddenin uzunluğu yaklaşık bir buçuk kilometre. Pide arasına konularak ve içine şerbet dökülerek yenen künefeci dükkânını arıyoruz. Künefecinin yerini soruyor,<br />
Kimisi yüz metre ileride kimisi iki yüz geride diye söylüyor. Allahtan birisi aradığımız kafeteryanın şehir merkezinde olduğunu söyledi. Kafeteryaya gittik. Ama künefe bulamadık. Çünkü akşamüstü künefe bitermiş. Eli boş kiraladığımız<br />
arabayı bırakmak için Fenike İntercontinental otelinin önündeyiz. Eksperin arabayı gelip teslim alması için otel kapısının önünde bekliyoruz. Bu arada otelin kapısının önüne gelen arabalar ve arabalardan inen insanlar dikkatimi<br />
çekiyor. İstanbul’da görmediğim kadar lüks arabalar var otelin kapısında. Arabalardan çıkan insanlarda şık ve zarif.</p>
<p>Kiralık aracı kontrol etmek için eksper geldi. Arabanın arkasında küçücük çizikleri bizim yaptığımızı düşündü.<br />
Ön jant kapağını düşürdük. Bunu niçin anlatıyorum. Arabayı bir günlüğüne 26 dolara kiraladık. Ama bir jant kapağı düşürdüğümüz için 40 dolar ödedik. Anadolu insanımın tabiriyle “astar, yüzünü geçti”.  Otelin lobisinde oturan insanları ve otelin önünde duran otomobilleri gördükçe, dünyanın neresindeyim diye kendimle dalga geçtim!  Gece yarısını çoktan geçmişti. Beyrut sokaklarının sessizliğinde otelimize dönerken yoldaki sigara izmaritlerini toplayan görevlileri görünce Beyrut’u Beyrut yapan değerleri anlamaya başladım.</p>
<p>Sabah otelimizden ayrılarak Amerikan Üniversitesinin yanından yolumuza devam ediyoruz. İstanbul’a dönükten sonra<br />
Amerikan Üniversitesini Google Earth’den baktım. Yeşil alanları, spor salonları ve kilisesiyle kendini gösteriyor. Amerikan kolejlerinin ve üniversitelerinin olduğu şehirler özellikleri olan şehirlerdir.</p>
<p>Nehri Kelp(köpek Nehri) üzerinde bulunan Jeita(jetta) mağarasındayız. İlk önce teleferikle yukarı çıktık. Mağaraya görür görmez bu ne güzellik demekten kendimi alamadım. Muhteşem sarkıtlar ve dikitler. Adeta bazıları Lübnan sedirlerini simgeler gibi oluşturulmuşlar. Mağaranın uzunluğu yaklaşık 800 yüz metre. 1836 da Amerikalı kâşif tarafından bulunmuş. Mağarada fotoğraf çekmek yasak olması bir dezavantaj. Ben yine de telefonla fotoğraf çektim. Bu mağara Lübnan’a gelince mutlaka<br />
görülmeli. Aşırı yağışlardan dolayı nehrin uğultusu adeta gürlüyor.</p>
<p>Tekrardan Lübnan dayız. Lübnan’ın tepelerine doğru tırmanıyoruz. Sağımızda Lübnan Cumhurbaşkanın çalışma ofisi<br />
var. Arada bir zeytin ağaçlarını görmek güzel. Şehrin tepelerinde Dürzîler yaşıyor. Lübnan’da üç yüz bin civarında Dürzî var. Bunların Lübnan’daki merkezleri güneyde Şut Dağları, Suriye’de ise Es Süveyda. Ben oraları gitmiş ve baba Dürzîleri görmüş birisi olarak buradaki Dürzîleri görünce kendimi altı yıl önce gitmiş olduğum Es Süveyda’da hissettim.</p>
<p>Artık dağın zirvesindeyiz. Her yer karla kaplı. Zahle’ye doğru gidiyoruz. Yolun kenarlarındaki modern! Reklam panoları ile kar uyum içerisinde. Bu arada Lübnanlı rehberimiz Yasin, demiryolunu ve tünelleri gösteriyor. Demiryolu köprüleri yıkılmış. Raylar yerinde duruyor. Burası Beyrut-Şam Demiryolu’nun kalıntıları 1950&#8242; li yıllara kadar bu demiryolu kullanılmış. Dağdan Bekaa Vadisine doğru iniyoruz. Dağların zirveleri karla kaplı.</p>
<p>Güneydeki karlı dağlar ve civarı ise “Dürzîlerin Şuf Dağlarındaki iki önemli merkeziyle karşılaşırsınız. Deyr-el Kamer(Deru’l Kamer) ve Beytu’d-din. Beyrut’a 50 km uzaklıkta 1000 metre yükseklikte 1840’ta yapılan saray çok meşhur. Aynı zamanda Kemal Canpolat etnografya müzesi de bu bölge de yer almakta. Deyru’l Kamer 15. ve 18 yüzyıllarda Cebeli Lübnan’ın yani Lübnan Dağları’nın merkezi olan yer. Burada taş işçiliğinin ve Akdeniz-Arap mimarisinin güzel örneklerini görmek mümkün”<a href="#_ftn1">[1]</a>.</p>
<p>Yukarıdan Bekaa Vadisine bakıldığında ortadan Latini nehri geçiyor. Artık dağdan ovaya doğru iniyoruz. İlk yerleşim<br />
İstira, burası Zahle’yle bitişmiş. Zahle, suları, üzümleri ve şaraplarıyla ünlü, Hıristiyanların yoğun yaşadığı şehir. Şehrin kenarlarında üzüm bağları var. Bizim, Manisa’daki Gediz ovası gibi. Gediz ovasının uzunluğu ile Bekaa<br />
vadisinin uzunluğu birbirlerine yakındır. İkisinde de çok güzel üzümler yetişir. Hele hele bizim köyümüzün on dört bin dönümlük arazisinin tamamı üzüm bağlarıyla kaplıdır. Zahle’nin üzüm bağlarından daha fazladır. Ama Zahle’nin<br />
üzümleri daha ünlüdür. Özellikle eylül ayında burada üzüm ve şarap festivalleri yapılır, Beyrut’tan Zahle’ye  akın akın insan<br />
gelir, özellikle, Hıristiyanların kaynaştığı mekân olurmuş zahle.  Burada Hıristiyan kültürü kendini tanıtır veya<br />
tanıtılır. Tabi zahle’nin sularını unutmamak gerek. Bekaa Vadisi’nin Balbek’i  ünlüdür. Gediz ovasının da Sardes’i.<br />
Sardes(Sard)de milattan önce ilk defa Lidyalılar döneminde para icat edilmiş, insanlık<br />
tarihinin ticarete bakış açısı değişmiştir.</p>
<p>Bekaa Vadisinin ise Balbek’i hemen hemen aynı özelliklere sahiptir.  Buranın tarihi yerleşimi Fenikelilere kadar götürülür. Pagan dönemi eserlerde vardır. Asıl yapılaşma Romalılar döneminde başlamış tarihi eserler bu dönemde yapılmıştır. En<br />
ünlü eseri Jüpiter tapınağı. Burasının büyüklüğü Suriye Busra’daki antik kentle aynı ölçülerde. Balbek’te yapılaşma yoğun, eserler toplu halde. Ama Busra’nın anfi tiyatrosu burada yok.</p>
<p>Balbek aynı zamanda iki nehrin doğduğu yer. Bunlardan birisi Lübnan’ın en uzun nehri olan Latini nehri diğeri ise Balbek’ten doğan Lübnan ve Suriye sınırlarını aşan bizim sınırlarımıza gelen ve Antakya üzerinden Akdeniz’e dökülen Asi Nehri’dir.</p>
<p>Balbek’te günümüzde Hizbullah ve Emel teşkilatları çok güçlü. Zahle’den sonra Latini Irmağı’nı geçer geçmez Hizbullah ve Emel örgütlerinin bayrakları, kendilerini, elektrik direklerinde göstermeye başlıyor. Tarihi şehre kadar yer yer devam ediyor. Hatta Zahle ile Şam yolu üzerinde Latini Irmağı üzerindeki köprü İsrail’in en son saldırısında bombalanmış. Nedeni ise Lübnan’a Suriye tarafından yardım gelmesin diye.</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Haluk Dursun, Emanname, sayı 7, Kasım 2004, s.44.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-vi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (V)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-v/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-v/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2011 10:53:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Baalbeck]]></category>
		<category><![CDATA[Balbek]]></category>
		<category><![CDATA[Basra]]></category>
		<category><![CDATA[beyrut]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Emel Sayın]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[Hizbullah]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kanada Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Nasrallah]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Hariri]]></category>
		<category><![CDATA[Sayda]]></category>
		<category><![CDATA[Sınırlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sur]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[übanan]]></category>
		<category><![CDATA[UN]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversiteler.]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=194</guid>
		<description><![CDATA[SAYDA’DAN İSRAİL SINIRINA &#160; Sahil yolundan Sur’a doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık on iki kilometre sonra tekrar Beyrut’tan gelen ana yoldayız. Sağlı-sollu muz bahçeleri, muzların meyve kısımlarını soğuktan korumak için naylon geçirmişler. Arada bir mandalina ve muz bahçeleri karışık. Arabamızın kilometresi yetmişe gösterdiğinde, trafik levhasında Sur 24 km. Nehri Litani’den geçiyoruz. Bu nehrin özelliği, Lübnan’ın yıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>SAYDA’DAN İSRAİL SINIRINA</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahil yolundan Sur’a doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık on iki kilometre sonra tekrar Beyrut’tan gelen ana yoldayız. Sağlı-sollu muz bahçeleri, muzların meyve kısımlarını soğuktan korumak için naylon geçirmişler.<span id="more-194"></span> Arada bir mandalina ve muz bahçeleri karışık. Arabamızın kilometresi yetmişe gösterdiğinde, trafik levhasında Sur 24 km. Nehri Litani’den geçiyoruz. Bu nehrin özelliği, Lübnan’ın yıl boyu akan tek ve en uzun nehri olması. Nehir, Bekaa Vadisi’nden, Balbek’in üst tarafınlarındaki Lübnan dağlarından doğar. Balbeak&#8217;i selamlar. Bekaa vadisini geçer. Yaklaşık Sur’a on kilometre kala Akdeniz’e dökülür.</p>
<p>Litani nehri ile asi nehri aynı yerden Lübnan dağlarının doğusundan doğarlar. Bu nehirlerin doğduğu bölgenin en tepesinde en tarihi sedir ağaçları vardır. Lübnan bayrağının simgesi olan ağaç. Litani nehri, sonra tarihi Baalbeck şehrini selamlar. Asi ve Latini ırmaklarının özelliği bizim ülkemizdeki Fırat ve Kızılırmak Nehirlerini benzer.  Fırat&#8217;ın bir kolu, Kızıldağ&#8217;ın Erzincan tarafından, Kızılırmak ise Kızıldağ&#8217;ın Sivas tarafından doğar. Kızılırmak ülkemizin en uzun ırmağı, Latini ırmağının Lübnan’da olduğu gibi. Yine Fırat Nehri ülkemiz topraklarından doğup, Suriye üzerinden Irak’geçer. Basra körfezine dökülür. Asi<br />
nehri de Lübnan’dan doğar, Suriye’den geçer. Türkiye’ye gelir. Antakya üzerinden Akdeniz’e dökülür.</p>
<p>Latini ırmağını geçtikten sonra yol üzerinde denetim yapan askeri görevliler. Biz buradan geçerken bir arabada arama yapılıyor. Arabanın içerisinde türbanlı bir kadın var. Elli metre ileride birleşmiş milletlerin araçları bekliyor. Birkaç kilometre sonra yeni Sur şehrindeyiz. Yollar da Hizbullah bayrakları ve Nasrallah fotoğrafları var. Sur, İsrail’e sınır şehir. Yani Lübnan’ın en güneyinde. Akşam olmak üzere. İki seçeneğimiz var. Ya eski Sur şehrini göreceğiz. Yada İsrail sınırına kadar gidip Lübnan’ı bir uçtan bir uca dolaşmış olacağız.</p>
<p>Sur şehrinden çıkarak sahil yolundan sınıra doğru gidiyoruz.  Yol bir anda düzeldi. Bir anda bozuk ve lakalı yollardan çıkarak dümdüz pırıl pırıl bir yola giriyoruz. Arkadaşlara soruyorum neden? Yol bu kadar düzeldi diye. Sonra kendim cevaplıyorum.</p>
<p>Burası Birleşmiş Milletlerin denetim sahası. Birleşmiş Milletleri örgütünün Sur Şehri ile  İsrail sınırı arasında kullandığı yol. Sur ile İsrail sınırı arasında dört tane kontrol noktası var. Sınıra yaklaşırken bir levha dikkatimizi çekiyor. Levhada bir gemi resmi ve üzerinde silahlı biri var. Bu arada güneş Akdeniz’in üzerinde, bulutların arasından, yağan yağmurla<br />
birlikte öyle bir güzel batışı var ki sormayın.</p>
<p>Grup kendini gösterdi. Biz güneş batarken yıllarca Emel Sayın’ın “Grup etti güneş dünyam karardı’ şarkısını dinledik. Şimdi şarkının musikisi yok ama tesiri devam ediyor benliğimde.</p>
<p>İsrail sınırına yaklaşıyoruz. Nagura kasabası, yukarı tepeye yaslanmış. Oraya tarafa giden yolda Filistin Levhası, biz biraz daha devam ederek birleşmiş milletler askeri bölgesinden geçerek İsrail sınırına dayanıyoruz. Dahası yok.  Kilometremiz 112’yi gösteriyor. Yani Beyrut’tan İsrail sınırı 112 km. Artık hava kararmaya başladı. Geri dönüyoruz. Yolda üzerinde “UN” yazan<br />
arabalardan başka araba yok.</p>
<p>Sur şehri yerleşim yeri sınırına geldiğimizde arabamızın kilometresi 130.  Artık hava iyice karardı. Sur şehrinde<br />
binalarda fazla ışık olmaması sessiz ve dingin bir şehir görüntüsü verdi bana. Akşam karanlığında sur şehri sokaklarında dolaşıyoruz.  Çay için mola verdikten sonra artık geri dönme vakti geldi. Sur şehri çıkışımızda arabamızın kilometresi 145. Sahil<br />
yolundan Sayda&#8217;ya doğru yol alıyoruz. Geçenin karanlığında çevre yolu levhasını görmeyerek sahilden dolumuza devam. Yağmur o kadar çok yağıyor ki anlatamam göz gözü görmüyor bir de buna yolların bozukluğu eklenince vay halimize araba düşe<br />
kalka gidiyor. İnşallah akşamın karanlığında arabayı buralarda bırakmadan gideriz diye dua ediyorum.</p>
<p>Işıkların görünmesiyle birlikte Sayda’ya geldiğimizi anlıyoruz. Sur ile Sayda arasında yerleşim yerleri haricinde sadece<br />
ve sadece dört tane otomobille karşılaştık. Bu arada kimsenin kullanmadığı eski sahil yolundan gittiğimizi de hatırlatalım. Bu defa Sayda’nın sahilinden değil, tam ortasından Sayda’ya giriyoruz. Burası yeni Sayda. Lübnan’daki şehirlerin<br />
bir eskisi bir de yeni merkezi var. Bizim ülkemizde ise eski şehir merkezleri günümüzde de şehirlerin merkezini oluşturur. İstanbul’da Eminönü, İzmir’de Kemeraltı, Kadifekale gibi.</p>
<p>Sayda çıkışında kilometremiz 145. Bu sefer çevre yolunu kaçırmıyoruz. Yağmur yine bizimle birlikte. Körü körüne<br />
suretli bir şekilde gidiyoruz. Artık tekrardan Beyrut girişindeyiz. Sağımızda Refik Hariri Kanada Üniversitesi levhası, Amerikalı, Fransızlardan sonra Kanadalılarda el atmış. Acaba Alman üniversitesi var mı? Diye düşünürken, Türk üniversitesi levhalarını arıyor gözüm. Acaba var mı? Acaba olacak mı? …</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-v/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (IV)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iv/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iv/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2011 07:14:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[1948]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[BEYRUT SAYDA]]></category>
		<category><![CDATA[Dürziler]]></category>
		<category><![CDATA[Felafel]]></category>
		<category><![CDATA[fenikeliler]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Finike Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Güvercin Kayalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan Maruniler]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Jetta Mağarası]]></category>
		<category><![CDATA[lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Hariri]]></category>
		<category><![CDATA[Sabun kokuları]]></category>
		<category><![CDATA[Sayda]]></category>
		<category><![CDATA[şiiler]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Ürdün]]></category>
		<category><![CDATA[Vaftizci Yahya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=183</guid>
		<description><![CDATA[BEYRUT’TAN SAYDA’YA Sabah yola koyuluyoruz. Güvercin kayalalıklarına gideceğiz. Rehberimiz sabaha karşı Etiyopya Havayollarına ait bir uçağın düştüğünü ve uçakta doksan kişinin olduğu haberini veriyor. Güvercin kayalıklarını fotoğraflarken, düşen uçağı bulmak için deniz üzerinde arama kurtarma yapan helikopterleri görüyoruz. Güvercin kayalıklarının alt tarafı Beyrut’un en büyük plajı. Beyrut’un içerisinden geçerek Jetta Mağarasına doğru yola koyuluyoruz. Beyrut’un [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BEYRUT’TAN SAYDA’YA</p>
<p>Sabah yola koyuluyoruz. Güvercin kayalalıklarına gideceğiz. Rehberimiz sabaha karşı Etiyopya Havayollarına ait bir uçağın düştüğünü ve uçakta doksan kişinin olduğu haberini veriyor. <span id="more-183"></span>Güvercin kayalıklarını fotoğraflarken, düşen uçağı bulmak için deniz üzerinde arama kurtarma yapan helikopterleri görüyoruz. Güvercin kayalıklarının alt tarafı Beyrut’un en büyük plajı.</p>
<p>Beyrut’un içerisinden geçerek Jetta Mağarasına doğru yola koyuluyoruz. Beyrut’un içerisinde, eski ve kurşun delikleri olan binaları görüyoruz. Bu binalar iç savaşın eseri. Bir kısmı boş, bir kısmında da fakir insanlar oturuyor. Aslında bu iç savaşın çıkmasında İsrail’inde dolaylı olarak rolü var. İsrail 1948 yılında kurulduğu bölgede genişleme politikası güdüyor. Topraklarını terk etmek zorunda kalan Filistinliler: Suriye, Ürdün ve Lübnan’a sığındılar. Lübnan’a sığınan mülteciler silahlı birlik kurdular. 1970 yılında cumhurbaşkanı olan Süleyman Franjiye, Filistinlilere baskı uygulamaya başladı. Bunun üzerine Şiiler ve Kemal Canbulat liderliğindeki Dürziler, Filistinlilere yardım etme kararı aldılar. 1975 yılında başlayan iç savaş 1991 yılında Lübnan ordusunun denetimi ele geçirmesiyle savaş sona erdi.</p>
<p>Burada dikkat çekmek istediğim durum, hem İran-ırak hem de Beyrut iç savaşında İsrail’in önemi nedir? Arap-İsrail savaşlarından sonra İsrail’in yerleşim planlarını uygularken yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalan insanlar bu savaşların etkisiyle ne yaptılar. Düşündük mü? Aslında bu savaşlar Ortadoğu’da yeni düzenin kurulma sürecidir. Şimdi Lübnan’da ve Ürdün’deki Filistinlilere yapılan maddi yardımlarla bu zümrelerin sesleri bir nebze olsun durdurulmaya çalışılmıştır. Lübnan ve Ürdün’ün yer altı zenginlikleri olmadığından dolayı yardımlara ihtiyacı vardır.</p>
<p>Bu düşüncelerle Beyrut’un içerisinden geçiyoruz. Nehr-i El Kelp’deyiz. Nehrin Akdeniz’e döküldüğü bölge arkeoloji vadisi olarak nitelendirilmiştir. Burada Fenikelilerden başlayarak günümüze kadar Lübnan’ın geçirdiği evreleri gösteren kitabeler mevcut. Vadinin tepesinde Hıristiyanlığı simgeleyen Vaftizci Yahya Heykeli ve kilisesi var.</p>
<p>Jette mağarasına giderken aşırı yağmurdan dolayı yolda heyelan meydana gelmiş. Mağaranın kapalı olduğunu öğrendikten sonra geri dönüyoruz. Yolumuz üzerinde Balmumu müzesi var. Jettayı göremedik bari burası olsun. Buranın adı Hall of fame. Burada birkaç Arap liderin balmumları ile göstermelikte olsa Einstein’da balmumu var. Öyleye doğru tekrar Beyrut’tayız. .  Beyrut’un yeni açılmış en lüks alış veriş mağazası City Mall’deyiz. Burası İçerenköy Careffour’un aynısı aynı planda<br />
yapılmış, burasının farkı ikinci katı olması.  Sinemaların burada bulunması. Bu alışveriş merkezi Kuzey Beyrut’la Cünya<br />
arasında yani paranın en fazla bulunduğu Hıristiyan Marunîlerinin yaşam merkezlerinin ortasında. City Mall’da, Guess Mağazasının vitrininde kot pantolon gördüm. Fiyatı 430 Türk lirası. Yani Kozyatağı Palladium mağazası ile<br />
fiyatlar hemen hemen aynı.</p>
<p>Saat 13 00 de serbest zaman verildi. Biz de Hakan Bey’le araba kiralayıp Sayda ve Sur şehirlerine gitmek için yola koyuluyoruz. Bu yolculuğumuza iki arkadaş daha katılıyor. Beyrut’un sahil yolu Korniş Caddesinden geçerken insan kendini İzmir’in kordan boyundan dolaşır gibi zannediyor. Yarımadanın tam ucunda yeni yapılmış bir gözetleme kulesi var. Devamında Güvercin kayalıkları. Az ileride ise Beyrut’ en büyük plajı. Birkaç kilometre sonra artık Güney Beyrut’tayız. Burası Beyrut’daki en fakir bölge izlenimi veriyor bana. Yol ortasında bir füze maketi, füzenin yönü güneye bakıyor. Bu bölgede Hizbullah’ın etkisi hemen kendini gösteriyor. Şehrin bitiminde düşen uçak için arama kurtarma yapan araçlar var.</p>
<p>Arabanın kilometresi 24. Sayda’ya da 24 kilometre var. Yol çift şerit. Yağmur yağıyor sol tarafımızda muz bahçeleri sağ tarafımızda Akdeniz’in gürleyen dalgaları ve muz bahçeleri. Nehr-i Bisri’yi geçtikten sonra artık Sayda’dayız. Arabamızın kilometresi şehrin merkezinde 48 km.Fenike Kalesinin önünde arabamızı park ediyor ve fotoğraf çekiyoruz. Sahildeki ana caddenin ismi Refik Hariri Caddesi. Sayda Müslümanların yoğun yaşadığı bölge. Merkezde cami ve Refik Hariri resimleri sizi karşılıyor. Buranın sabunları ünlüdür. Sabuncu dükkânına girip fotoğraf çektim.</p>
<p>Sayda sokaklarında dolaştık. Et ve balık o kadar ucuz ki anlatamam denizden tutulmuş iri barbun balığının kilosu yedi lira. İstanbul, Kadıköy balıkçılar çarşısında ise kırk ile altmış lira arasında. Büyükbaş hayvan eti altı lira İstanbul’da kasaplarda<br />
yirmi beş ile otuz beş lira arası. Felafel yedik. Felafelin içersine turşu ve tarator koyuyorlar. Müthiş tatdı. Sonra tabii ki bir bardak sıcak çay… Kafeteryaya gidiyoruz. Buradaki insanların gözü hep televizyonda düşen uçaktan haber var mı? Diye.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iv/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (III)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iii/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2011 05:52:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Amarikan Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Amin Maalof]]></category>
		<category><![CDATA[Barselona]]></category>
		<category><![CDATA[beyrut]]></category>
		<category><![CDATA[Cünya(Junyeh)]]></category>
		<category><![CDATA[ERMENİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Katolikler]]></category>
		<category><![CDATA[lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Marsilya]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem Ana]]></category>
		<category><![CDATA[Necm Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Halit]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[saat kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Shakira]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer Takı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[CÜNYA(JUNYEH)DEN  BEYRUT’A Byblos&#8217;dan ayrıldıktan sonra diğer durağımız Cünya(junyeh) yağmur o kadar çok yağıyor ki göz gözü görmüyor. Nehr-i İbrahim’den geçiyoruz. Ne kadar nehir var suları çok ve milli. Tıpkı bizim kıyı Karadeniz gibi. Zaten ortak özellikleri dağların denize paralel olması ondan dolayı kısa alanda birçok nehir doğuyor. Cünya bir körfez şehri. Modern yapıları ve dağın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CÜNYA(JUNYEH)DEN  BEYRUT’A</p>
<p>Byblos&#8217;dan ayrıldıktan sonra diğer durağımız Cünya(junyeh) yağmur o kadar çok yağıyor ki göz gözü görmüyor. Nehr-i İbrahim’den geçiyoruz. Ne kadar nehir var suları çok ve milli. <span id="more-166"></span>Tıpkı bizim kıyı Karadeniz gibi. Zaten ortak özellikleri dağların denize paralel olması ondan dolayı kısa alanda birçok nehir doğuyor.</p>
<p>Cünya bir körfez şehri. Modern yapıları ve dağın zirvesindeki Meryem Ana heykeli hemen dikkat çekiyor. Burası Lübnan’da Hıristiyanların en yoğun yaşadığı yer. Osmanlı döneminde burası küçük bir sayfiye yeri. Şimdi ise neredeyse Beyrut kadar olmuş modern bir şehir. Önemli bir eğlence merkezi, oteller, casinolar burada. Dikkati çeken en önemli şeylerden birisi bu kadar küçük bir ülkede nüfuzu yaklaşık dört buçuk-beş milyon olan yerde bu kadar fazla binanın olması.</p>
<p>Pazar olduğundan dolayı Cünya sokaklarında insanlara pek rastlayamıyoruz. Rehberimizin verdiği bilgiye göre Lübnan’da Müslümanlar Cuma, Hıristiyanlar Pazar günü tatil yaparmış! Teleferikle Meryem Ana heykelinin olduğu bölgeye<br />
çıkıyoruz. Teleferiğe dört kişi bindik. Teleferik kabini o kadar eski ki içeriye su alıyor. Zirveye yaklaşırken bir anda teleferik olduğu yerde kaldı. Bu süreç beş dakika kadar sürdü. Bildiğim bütün duaları okudum. Tepede Meryem Ana heykelinin altı kilise. Heykelin 500 metre ilerisinde büyük bir kilise yapılmış.  Heykelin bulunduğu bahçede üç tane sadır ağacı var. Bunlar yaşlı ağaçlar değil.  Kilise içerisindeki bir figür dikkatimi çekti. Kilisenin içinde önde, solda tarafta bir sedir ağacı üzerine çarmıh ve altında üzüm salkımları var. Son yıllarda Avrupa’da, özellikle Katoliklerde yeni moda şehirlerin zirvesine Hz İsa ve Meryem Ana heykellerini dikmek.  Marsilya’da Barselona’da hatta Üsküp’te şehirlerin tepelerine buradaki gibi heykeller yapılmış.</p>
<p>Bizim tarihimizde Cünya’dan Refik Halit Karay, Rıza Tevfik bahseder eserlerinde. Cumhuriyetin ilk yıllarında yüz elliliklerin bir kısmının sürgün yeridir bu şehir. Yakın tarihimizde buralarla ilgili eserlerin fazla olmaması hatta makalelerin fazla bulunmaması ilginç. Dört yüz yıl buraları bakacak, besleyecek sonra bir anda unutacaksın. Olmaz böyle bir şey.</p>
<p>Neyse ki Amin Maalof var. Doğunun Limanları kitabında bahseder Lübnan’dan. Birazcık bu kitapta Türklerle Ermenliler barıştırılmaya çalışılmış gibi!. Maalof’un özellikle iki romanı önemli yer tutar bizim tarihimizde. Bunlardan birisi “Afrikalı Leo” bir diğeri ise “Semerkant” bu kitapları okumuş hatta üzerinde bizim grupla uzun uzun konuşmuştuk.</p>
<p>Benim bahsedeceğim diğer bir Lübnan asıllı sanatçı Shakira, özellikle şarkıları kadar yapmış olduğu oryantal dansları ilgi çekiyor dünya da. Onun kadar müziği ile dansını birleştirebilmiş sanatçı azdır. Bu kıvrak dansının temelinde doğulu olması yani Lübnan asıllı olması yatar. Çünkü oryantal dans doğu kültürüne aittir. Shakira’nın ailesinin bir kısmı savaşlar nedeniyle güney Amerika’ya göç etmiş. Bu kıtada Lübnan’dan daha fazla Lübnanlının olduğu bilinir.</p>
<p>Teleferikle tekrar aşağı inerken hem yağmuru hem de Cünya’yı havadan seyrediyoruz. Sonra ver elini Beyrut. Cünya ile Beyrut’u ayıran arada Nehri Kelp(Köpek Nehri) var. Burası aynı zamanda açık hava müzesi. Artık Beyrut’tayız. Şehir turu atıyoruz. Beyrut’la Trablus’un ortak özelliği kurulmuş oldukları yerlerin yarımada olması. Otelimizi yerleştikten sonra Hakan Bey’le şehirde yürüyüşe başlıyoruz. O kadar yağmur yağıyor ki önümüzü görmeden yürüyoruz. İstanbul’da bulunan beş yıldızlı otellerin hemen hemen hepsi burada var. O kadar lüks oteller ki… Yarım saat yağmurda yürüdükten sonra nihayet Osmanlının<br />
saat kulesini görüyoruz. Burası Beyrut’un en lüks aynı zamanda en eski yerleri. İlk karşımıza çıkan cami Osmanlıdan kalma IV. Murat dönemine ait Emir Munzir camii. Dışarıdan bakıldığında sadece kapısı görülüyor. Ama içinde avlusu olan<br />
bir cami. Yine Mecidiye Cami, Askeri Hastane, saray ve saat kulesi burada. Saat kulesinin bulunduğu meydana Necm Meydanı deniliyor.</p>
<p>Beyrut’ta Fransız çevre ve yapılaşma kültürü kendini gösteriyor. Beyrut’ta bütün yollar saat kulesine göre yapılmış. Tıpkı Paris’teki bütün yolların zafer Takı’na çıkması gibi. Paris’te olmayan ama Beyrut’ta bulunan diğer bir özellik otomobiller. Benden daha fazla ülke görmüş olan Hakan Bey, Ben hayatımda Beyrut’taki kadar lüks araç görmedim. Dedi. On araçtan<br />
dört-beş tanesi lüks ciplerden oluşuyor. Paris’te bu kadar lüks araç yok.</p>
<p>Refik Hariri camiine gidiyoruz. Bu arada yatsı ezanı okunuyor. Caminin içindeyiz yaklaşık bir saf cemaat var. Cami içinin işlemeleri o kadar güzel ki sanki kendini insan Süleymaniye Camiinin içinde zannediyor. Cami kubbesi ve minareleri ile tipik bir Türk mimarisini yansıtıyor. Caminin hemen yanında Hariri ve onunla beraber şehit olanların mezarları var.</p>
<p>Yemekten sonra çay içmek için bir kahvehane arıyoruz. Otel resepsiyonuna nerede çay içebileceğimizi sorduğumuzda sağdan devam ediniz dediler. Yaklaşık yüz metre sonra Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin(1866) yan kapısının önündeyiz. Kapının önünde güzel bir ağaç. Üniversitenin caddesindeki kafeteryalarda çayımızı yudumluyoruz. Kafeteryalar üniversiteli gençlerle dolu.</p>
<p>Gruptan bazı arkadaşlar Beyrut’un gece eğlenceleri ünlüymüş gidelim dediler. Ben de sosyolojik tahlil yapmak için olur dedim. Hakan Bey’e hadi sende gel dediğimde ben öyle yerlere gitmem dedi. Bende, kendilerine biz alkol alan insanlar değiliz sadece insanların eğlenme kültürünü görmek istiyoruz diye söylesem de Hakan Bey’i ikna edemedim.</p>
<p>Bir otelin eğlence merkezine gittik. Bizi ilk önce Rus zannettiler. İstanbul’dan geldiğimizi söyleyince  jest yaptılar. İbrahim Tatlıses’ten iki tane şarkı söylediler. Saat on iki den sonra erkek sanatçı çıktı. Şarkılar söyledi. Burada bulunanlar müzik eşliğinde erkekli kadınlı oynadılar, eğlendiler. Bulunduğumuz mekânda tesettürlü kadınlar da vardı. Arkadaşlardan bir tanesi,<br />
bakın kızın boynunda haç var dedi. Bu durum Türkiye’de olsa yer yerinden oynar. Oysa Beyrut’ta insanlar birbirine saygılı. Her dinden her ırktan olan insanlar yanyana… Ya biz de…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/06/lubnan-iii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (II)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-ii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 May 2011 03:16:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[baalbek in estediği]]></category>
		<category><![CDATA[bakla]]></category>
		<category><![CDATA[beyrut]]></category>
		<category><![CDATA[fenikeliler]]></category>
		<category><![CDATA[II.abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[ilk alfabeler]]></category>
		<category><![CDATA[libya]]></category>
		<category><![CDATA[LÜBNAN (II)]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[romalılar]]></category>
		<category><![CDATA[saat kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[saint josep]]></category>
		<category><![CDATA[şiiler]]></category>
		<category><![CDATA[sunniler]]></category>
		<category><![CDATA[TRABLUS'DAN BYBLOS(JBEİL)'E]]></category>
		<category><![CDATA[ugarit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=132</guid>
		<description><![CDATA[TRABLUS&#8217;DAN BYBLOS(JBEİL)&#8217;E Trablus’a doğru yaklaşıyoruz. Bu şehirde daha çok Sünniler ile Şiiler yaşıyor. Trablus’un diğer Lübnan kıyı şehirlerinden farkı, burasının büyüyüp gelişmesi daha doğrusu değer kazanması Hz. Ömer’in burayı 636 yılında fethinden sonra. Osmanlılar burayı 1516 yılında ele geçirdi. 1916 Sykes Picot antlaşmasına kadar. Lübnan tam 400 yıl Osmanlı devleti toprağı olarak kaldı. Trablus’un güney [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TRABLUS&#8217;DAN BYBLOS(JBEİL)&#8217;E</p>
<p>Trablus’a doğru yaklaşıyoruz. Bu şehirde daha çok Sünniler ile Şiiler yaşıyor. Trablus’un diğer Lübnan kıyı şehirlerinden farkı, burasının büyüyüp gelişmesi <span id="more-132"></span>daha doğrusu değer kazanması Hz. Ömer’in burayı 636 yılında fethinden sonra. Osmanlılar burayı 1516 yılında ele geçirdi. 1916 Sykes Picot antlaşmasına kadar. Lübnan tam 400 yıl Osmanlı devleti toprağı olarak kaldı. Trablus’un güney şehirlerinden farkı 1975-1991 yılları arasında devam eden iç savaştan güneydeki şehirler kadar etkilenmemesi. Bu şehir Lübnan’ın ikinci büyük şehri. Yaklaşık 600 000 nüfusu var. Trablus, Tripoli’den geliyor. Üç şehir demek. Bir de Libya’nın Trablus’u var. Osmanlı Devleti’nin son üç savaşından birisini adını veren Trablusgarp Savaşı’dır. Trablusgarp bizim yakın tarihimizde Türkün teşkilatçılığını göstermesi açısından önemlidir. Enver Paşa ve Mustafa Kemal gibi…  Şehir girişinde iki üç katlı biraz bakımsız binalar. Şehir merkezi bir yarımada. Buraya Mina deniyor. Buranın muhazakar bir şehir olduğunun göstergesi kavşaklarda Arapça “Allah”  yazması.</p>
<p>II. Abdülhamit döneminin saat kulesinin yanından geçiyoruz. Gayet güzel ve bakımlı. Ama bizim rehber onu tarihi eserden saymıyor. Ben fotoğrafını çektim. Trablus’da dikkatimizi çeken binaların duvarlarından veya balkonlarında devlet adamlarının fotoğrafları var. İnsanlar böylece renklerini belli ediyor. Bu şehrin hemen hemen yarısını Reşit Kirami uluslararası fuar merkezi kaplıyor. Bizim İzmir fuarı gibi. Trablus’u Nehri Abu Ali ikiye ayırıyor.</p>
<p>Kahvaltı aldığımız otelde yediğimiz ekşili baklanın tadını doyamadım. İç baklaların bir kısmı sağlam bir kısmı ezilmiş yemeğin içine maydanoz konmuş ve limon sıkılmış muhteşem bir tat. Bu coğrafyada baklanın ayrı bir yeri var. Biz de nasıl mısır veya kestane, şehirlerde közde veya haşlanmış satılırsa Arap coğrafyasında bakla haşlanmış olarak satılır. Benim çocukluğumda kış aylarında annem bize bakla yemeği yapardı. İstanbul’a geldikten sonra bizim bakla yemeğinin adının fava olduğunu ve meze olarak kullanıldığını öğrendim. İstanbul kültüründe iç bakla ile enginar akla gelir ilkbaharda. Hele bir de Bayrampaşa enginarı olursa. Enginarın küçüğü ve kılçıksızına denir Bayrampaşa.</p>
<p>Trablus’tan Byblos(Jbeil)’e doğru hareket ediyoruz. Kıyı boyu şehirler adeta birleşmiş gibi. Bir şehir biter bitmez bir diğeri başlıyor.  Trablus çıkışında Saint Joseph üniversitesi deniz kenarında tepede. Fransız üniversitesi.  Birinci dünya savaşı sonrası yapılan gizli antlaşmalarla burası Fransızlara veriliyor. İstanbul’da da Saint Joseph Lisesi var. Bunlar birbirinin devamı olan okullar. Bu okullar özellikle II. Abdülhamit döneminde yoğun olarak açılıyor. ABD’deki Ermeni ve Rum lobilerinin temellerini bu okullarda aramak lazım!</p>
<p>Bir ara yerleşim yerleri bitti. Sağımızda deniz ve zeytin ağaçları solumuzda tepeler ve çalılıklar az ileri koyun sürüsü. Gözüm sedir ağaçlarını arıyor ama nafile. Tepelerde dahi sedir ağaçları yok. Lübnan bayrağında yer alan sedir ağacı sembol olarak kaldı mı? Diye düşünmeye başladım. Burada dağların tepelerinde yer alan karlar gözümü çarpıyor. Lübnan ismi bu karlardan geliyor. Beyaz anlamına gelen Aramca, laban sözcüğünden adını alıyor bu güzel ülke.</p>
<p>Fenikelileri ilkçağın büyük denizcileri yapan sedir ağaçlarını buralarda görmem lazım. Ama yoklar, yok edilmişler arka tepelerde zirvelerde kalmış bu sedir ağaçları. Şimdi bu ağacı görmek için oralara turistik geziler yapılıyormuş. Sedir ağacının özelliği çok sağlam olması Fenikeliler bu ağacın gücünü keşfederek ilkçağda dünya denizciliğinde önemli rol oynadılar. Osmanlılar döneminde 1827 yılında Navarün’de Osmanlı donanması yakılınca donanma yapmak için Kavalalı bu toprakları istemişti. İstekleri kabul görmeyince Osmanlıya savaş açtı. Kütahya’ya kadar geldi. Avrupalı devletlerin araya girmesiyle Kavalalının İstanbul’a girmesi önlenmiş oldu.</p>
<p>Rehber İsmail cumhurbaşkanı bu şehirden deyince aklıma Lübnan’nın yönetim şekli geldi. Yazılı anayasa olmamasına rağmen geçmişi 1943 yılına kadar giden bir yönetim şekli var bu küçük ve sevimli ülkenin. Buna göre: Cumhurbaşkanı Marunîlerden, başbakan Sünni Müslümanlardan, meclis başkanı ise Şii Müslümanlardan seçiliyor. Lübnan’la ülkemizin ilişkileri her geçen gün iyiye gidiyor. Geçenlerde Lübnan başbakanı oğul Hariri ülkemizi ziyaret etti. Bu bizim orta doğu siyasetimiz için önemli. Son dönemlerde hem Suriye’de hem de Lübnan’da gençlerin yönetime gelmeleri hem dünya siyasetinin hem de bizim bakış açımızın değişmesinde önemli rol oynadı.</p>
<p>Nehri El Jaouze’ye de geçtikten sonra artık Byblos(Jbeil) deyiz. Burası Lübnan’nın deniz kenarında en eski şehirlerinden birisi. Kalesi, kilisesi, camisi, kafeleri ve küçük balıkçı limanıyla güzel bir tarihi belde. Kalesi hala ayakta. Hatta top gülleleri duvarların içinde. Kalenin içinde o döneme ait eserlerden bir müze var. Ayrıca özel bir müzede var bu tarihi şehirde. Yeni yerleşim yerleri dağların eteklerine doğru yapılmış. Binalar çok katlı birbirlerine yakın değiller. Şehrin güzel bir sahili var. Hava yağmurlu olduğundan dolayı ve lodosun esmesiyle deniz adeta sahili dövüyor.</p>
<p>Birkaç yıl önce bir dergide okumuştum. Buradaki balıkçıların kan grupları hakkında Amerikalı araştırmacılar inceleme yapıyorlardı. Fenikelilerden mi? Kalma buranın halkı yoksa başka bir yerden mi? Geldiler diye. O makaleyi okuduğum zaman bazı insanlar nelerle uğraşıyor biz nelerle uğraşıyoruz diye düşünmekten kendimi alamamıştım.</p>
<p>Byblos her ne kadar Fenikelilerin şehri olsa da Romalılar döneminde daha da değer kazanmıştır. Bu şehir bu gün Hıristiyanlar için önemli. Bizi ortaokul ve lisede okuturlardı. Fenikelilerin yaşadıkları yerler dağlık olduğundan dolayı denizciliğe yöneldiler diye. Aslında bu bir efsaneden başka bir şey değil. Sanki o zaman Fenikelilerin milyonlarca nüfuzu var da sahil şeridine sığmadılar. 4000-5000 yıl önce sahil kesimi o zamanın nüfusunu yeter de artardı bile. Görmek lazım oraları. Bunlar hep zorlama yorumlar. Hele hele Sur şehrinin olduğu yer geniş bir ova sayılır.</p>
<p>Fenikelilerin asıl şehirleri Seyda, Sur ve Byblos dünya da ilk defa yazının kullanıldığı yer ise bugün Suriye sınırları içerisinde Lazkîye şehrine yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta a Ugarit’dir. Buranın portakal bahçeleri ünlü. Her ne kadar Beyrut ve Baalbek Fenikelilerin şehri olsa da asıl değerlerini Romalılar döneminde kazanmışlardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN (I)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-i/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-i/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 May 2011 09:49:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[arapça]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[camilerin güzelliği nehirlerin azizliği]]></category>
		<category><![CDATA[Gaziantep]]></category>
		<category><![CDATA[gökova körfezi]]></category>
		<category><![CDATA[gümrük]]></category>
		<category><![CDATA[Halid bin velid]]></category>
		<category><![CDATA[Humus]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[izzet keribar]]></category>
		<category><![CDATA[kar]]></category>
		<category><![CDATA[kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[marmaris]]></category>
		<category><![CDATA[Mercidabık]]></category>
		<category><![CDATA[mihrap]]></category>
		<category><![CDATA[mimber]]></category>
		<category><![CDATA[sıgla ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=128</guid>
		<description><![CDATA[İSTANBUL’DAN TRABLUS’A Karlı bir İstanbul sabahı. Yol arkadaşım Hakan Bey’in beni almasıyla yola koyulduk. Kar yağıyor, ana yollar açık. Boğaz Köprüsüne geldiğimizde trafik yoğunlaştı. Köprü üzerinde dur-kalk yaparken birden aklıma İzzet Keribar geldi. Bize, derslerinde bir yolcuğa çıktığımda arabanın en önüne oturur fotoğraf kokusu alırım derdi. Bunu neden anlatıyorum. Kar yağıyor fotoğraf kokusu var. Ama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İSTANBUL’DAN TRABLUS’A</p>
<p>Karlı bir İstanbul sabahı. Yol arkadaşım Hakan Bey’in beni almasıyla yola koyulduk. Kar yağıyor, ana yollar açık. Boğaz Köprüsüne geldiğimizde trafik yoğunlaştı. <span id="more-128"></span>Köprü üzerinde dur-kalk yaparken birden aklıma İzzet Keribar geldi. Bize, derslerinde bir yolcuğa çıktığımda arabanın en önüne oturur fotoğraf kokusu alırım derdi. Bunu neden anlatıyorum. Kar yağıyor fotoğraf kokusu var. Ama benim fotoğraf makinem bagajda. Manzarayı sadece bakıyorum!</p>
<p>Köprü çıkışında metrobüs kazası olmuş insanlar yürüyerek Zincirlikuyu’ya doğru gidiyorlar.</p>
<p>Hakan Bey, Hocam,  yürüyen yolculardan bir kaçını alsak iyi olmaz mı?</p>
<p>Bende, siz bilirsiniz.</p>
<p>Yürüyenlerden ikisini tesadüfen arabaya aldık. Aldığımız kişiler özel bir hastane de doktormuş. Telefon çaldı. Bizim doktorlardan birisi Arapça konuşmaya başladı. Konuşması bittiğinde ben Suriyeliyim. Şam’dan sağlık sorunları nedeniyle birisi gelecek o konuda konuştuk dedi.</p>
<p>Hakan Bey’de ne tesadüf biz de Şam’a gidiyoruz. Güzel bir tevafuk oldu.</p>
<p>Saat 19 30 sularında Gaziantep Havaalanına indik ve beklemeye başladık. Hakan Bey’le sosyolojik tahliller yapmaya başladık havaalanındaki insanlar üzerinde. İnsanların yüzü gülmüyor dedi Hakan Bey. İnsanlar genelde orta boylu. Çocuklu aile sayısı bayağı var. İnsan tiplerinde farklılıklar var. Bu da göç almış bir şehir havası veriyor bize. İnsanlara bakarak Gaziantep’in muhafazakâr bir şehir olduğu belli oluyor.</p>
<p>Saat 22 00 de Gaziantep Havaalanından tura katıldık. Yaklaşık bir saat sonra Öncüpınar gümrük kapısına doğru varıyoruz. Yolumuzun üzerindeki yerleşim birimlerinden bir tanesi Mercidabık. Bu ismi biz Yavuz Sultan Selim’in Memluklularla yaptığı 1516 savaşından tanıyoruz, Hatırlıyoruz. Coğrafyaya aşina olmadığımızdan mıdır? Nedir hep Mercidabık’ı Suriye’de biliriz. Tarih kitaplarının haritalarında Suriye’de diye gösterilir. Oysa bizim topraklarımızdadır o. Müslüman Arap dünyasının kapılarını yaklaşık 500 yıl önce açmıştı bizlere. Şimdi aynı vazifeyi bir daha ama daha kuvvetli bir şekilde yapmaya hazır bir duruşu var.</p>
<p>Öncüpınar sınır kapısını geçtikten sonra Halep, Hama, Humus üzerinden Lübnan’a doğru yola koyuluyoruz. Tur temsilcisi, sabah namazına Humus şehri Halid Bin Velid Camine yetiştiriyor. Buraya benim üçüncü gelişim. İsteyenler namazlarını kıldı. Cami gezildi. Dikkatimi bir şey çekti. Geçen yıl geldiğimizde minber ile mihrap arasında asılı olan kılıç bu sene yoktu. Acaba neden yerinde yok veya kayboldu mu? Düşündüm. Neyse ki geçen yıl geldiğimizde asılı olan kılıcın fotoğrafını çekmiş hatta profesyonel fotoğrafçı olan Ankara’dan katılan abimiz sen de iyi göz var ben nasıl onu göremedim demişti.</p>
<p>Şimdi iyi ki bu fotoğrafı çekmişim diyorum. Cami kenarında, bizim otobüsün geldiğini gören salepçi arabasıyla hemen yanımıza geldi. Sabahın serinliğinde salep iyi gider deyip birer bardak salep içtik. Hayatımda şimdiye kadar içtiğim en tatlı salepti. Halid Bin Velid Camiinde bir saat kaldıktan sonra saat yedi de Suriye gümrüğündeyiz. Burası aynı zamanda Nehri Cenubu Kebir. Havanın yağmurlu olmasından dolayı suyu bol ve milli akıyor. Burada işimiz yarım saatte bitti.</p>
<p>Lübnan gümrüğünde, bize verilen kâğıtlara pasaport bilgilerimizi yazdık beklemeye başladık. Bu bekleyiş iki saat yirmi dakika sürdü. Nedeni ise pasaport bilgilerinin ve vize işlemlerinin bir kişi tarafından elle yazılarak yapılması. Hayatımda gördüğüm gümrük kapılarından farklı ve bir o kadar enteresan. Pasaport işlemlerinin yapıldığı binanın karşısında bakkal dükkânı var. Bakkalın önünde bekleyen çocuklar ve gençler. Bizim Anadolu’da da köy meydanlarında ya kahve önünde ya bakkal önünde gençler bekler yoldan gelen geçenleri seyrederler. Durum gümrükte böyle.</p>
<p>Lübnan Gümrüğünde, Lübnan Kültür Bakanlığı tarafından, turizm şirketine tavsiye edilen rehberimiz Yasin bize katılıyor ve anlatmaya başlıyor. Bizim Suriyeli rehber İsmail’de bize onun anlattıklarını Arapçadan tercüme ederek anlatıyor. Lübnan tarafındaki gümrük bölgesine(Deppusiye?) kayıp köy diyorlarmış rehberimiz İsmail’in deyimiyle. Çünkü çocukların bir kısmı okul için Lübnan tarafına bir kısmı da Suriye tarafına gidiyorlarmış. Gümrük çıkışında bir ovadan ilerliyoruz. Lahana, soğan tarlaları ve portakal, mandalina bahçeleri. 15-20 tane romanların(Çingene) çadırı var yol kenarında. Bazı çadırlar aşırı yağmurdan etkilenmiş hatta içlerine su girmiş. Sol tarafımızda Lübnan Dağlarının kuzey uçları. Tepelerde kar var. Bu arada İsmail Lübnan’ın eni ve uzunluğu hakkında bilgi veriyor. Verdiği bilgiler benim okuduklarımdan farklı. O Rakamları biraz fazla gösteriyor o kadar.</p>
<p>Benim okuduklarımda, Lübnan’ın kuzey-güney doğrultusunda uzunluğu yaklaşık 217 km. Eni ise doğudan batıya uzunluğu ise 32-88 km arası. Toplam yüzölçümü 10. 230 kilometre kare. Yaklaşık on dakika gittikten sonra sığla ağaçları arasındaki yoldan gidiyoruz birkaç kilometre. Tıpkı Muğla’dan Marmaris’e giderken, Sakar geçidinden aşağıya doğru inerken gördüğümüz sığla ağaçları gibi. Benim çocukluğumda Marmaris’e giderken Gökova körfezinde yol sığla ağaçlarının arasından geçerdi. Daha sonra bu yolun yanına yeni yol yapılınca arabalar bu yoldan geçmemeye başladı. Çocukluğumda geçtiğim o yoldan tekrar geçiyormuşum gibi hissettim.</p>
<p>Akdeniz kenarındayız. Deniz kenarları bakımsız. Dalgalar sahili o kadar güçlü vuruyor ki lodos denizin, insanlar tarafından atılmış çöplerini adeta geri veriyor.  Nehri El Bared’den geçiyoruz. Biraz daha ilerde Akdeniz sahilinde yaklaşık 50 tane Roman(Çingene) çadırları var. Otobüstekilerden bazıları bunlar için ne şanslılar dedi. Herkes kendi açısından bakıyor olanlara ve olaylara!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/lubnan-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ANTAKYA’DA BİR GÜN (II)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-ii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 May 2011 01:12:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİLER]]></category>
		<category><![CDATA[ANTAKYA]]></category>
		<category><![CDATA[ARAPLAR. ANTAKYA'NIN ESTETİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÇAĞLA KUBAT]]></category>
		<category><![CDATA[CAMİLER]]></category>
		<category><![CDATA[ERMENİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Gaziantep]]></category>
		<category><![CDATA[HAMİDİYE]]></category>
		<category><![CDATA[HATAY]]></category>
		<category><![CDATA[HIDIRBEY]]></category>
		<category><![CDATA[HIZIR TÜRBESİ]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[KAYA MEZARLARI]]></category>
		<category><![CDATA[KİLİSE]]></category>
		<category><![CDATA[KÜNEFE]]></category>
		<category><![CDATA[RESTORAN]]></category>
		<category><![CDATA[SAMANDAĞ]]></category>
		<category><![CDATA[ULU ÇINAR]]></category>
		<category><![CDATA[UZUNÇARŞI]]></category>
		<category><![CDATA[VAKIFLI]]></category>
		<category><![CDATA[YAŞAM ZEVKİ]]></category>
		<category><![CDATA[YEMEK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ÇINARI Hıdırbey Köyüne indik. Ulu çınar karşımızda. Ben tabii ki daha haşmetli bir ağaç bekliyordum. Gövde olarak Türkiye’nin en büyük çınar ağacı şüphesiz. Kol, dal, budak olarak değil. Dibinden küçük bir dere akıyor. Banka oturduk.  Bir yanımızdan dere diğer tarafımızdan çeşme akıyor. Karşımızda çınar ağacı. Yanı başında kahvesi. Kahvelerimizi yudumlarken yanımıza gelen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ÇINARI</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hıdırbey Köyüne indik. Ulu çınar karşımızda. Ben tabii ki daha haşmetli bir ağaç bekliyordum. Gövde olarak Türkiye’nin en büyük çınar ağacı şüphesiz.<span id="more-120"></span> Kol, dal, budak olarak değil. Dibinden küçük bir dere akıyor. Banka oturduk.  Bir yanımızdan dere diğer tarafımızdan çeşme akıyor. Karşımızda çınar ağacı. Yanı başında kahvesi. Kahvelerimizi yudumlarken yanımıza gelen kahveyi işleten beyefendiye sordum. Bu ağaç hep bu şekil de miydi? Diye</p>
<p>-Kahveci Ali Tocan hayır ben 62 yıldır buradayım. Bu ağacın toprak seviyesinden boyu şu derenin aktığı yerden başlıyordu yaklaşık bu ağacın gövdesi 2-2,5 metre dolduruldu dedi. Neden dolduruldu diye sorduğumda bu alanı düzlemek için dedi. Şimdi gövdesi 20 metre doldurulmadan önce gövdesi 30 metreydi diye söyleyince dudaklarım uçukladı.</p>
<p>Nasıl olurda bu kadar büyük ağacın dibi doldurulabilirdi. Kahveci Ali Bey’in dediği kadar yoktur gövdesi. En azından bir 22-24 metre arasında olabilirdi. Dibi doldurulmuş olmasına rağmen, Gövde olarak Türkiye’deki çınarların en büyüğü bu Hıdırbey Çınarı. kolları ve dalları gövdesi kadar haşmetli değil. Bursa’daki ulu çınar kolları, dalları ve kapladığı alan olarak daha büyük. Bir ağacın gerçek yaşı gövdesinden belli olur. Bunların ayrıca ölçüm metotları var. Bir ağacın normal ölçümü iki yerden yapılır. toprak seviyesinden, bir de, göğüs hizası dediğimiz 1,30 cm den ölçülür.</p>
<p>Tarihe ve canlıya önem vermeyen bir toplumundan yâda topluluktan bunların beklenmesi gayet normal. Bu durum Avrupa da olsa idi. Halk ayaklanır bu ağacın dibini açarlar. Okul öğrencilerini bu ağacı göstermeye getirirlerdi. Yıllar önce İsviçre’de bir ağacı göstermek için okul öğrencilerini İsviçre’nin bir ucundan bir ucuna götürmüşler. Bu durum bana anlatıldığında inanmamıştım. Ama doğruydu.</p>
<p>Çınarın doğusundaki taş ev bir zamanlar köyün ağasının eviymiş. Bir ara pansiyon olarak kullanılmış. Çınarın dibinden bakınca eski bir taş ev olmasına rağmen bir köye göre gayet sağlam duruşu olan bir köy evi havasını hemen seziyorsunuz. Kahvemizi suyumuzu içtikten sonra vakıf köye gitmek için yola koyuluyoruz.</p>
<p>Bu köyün tek özelliği Ermeni Köyü olması, başka bir özelliği yok. Köyde zaten küçük bir köy ortasında sadece bir kilisesi var. Son yıllarda artık kilisenin papazı da yokmuş. Gerek duyulduğunda papaz Antakya’dan geliyormuş. Kilise yeni yapılmış tarihi bir havası ve özelliği yok. Kilisenin içerisinde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Tarihi hiçbir değeri olmamasına rağmen fotoğraf çekilmesine izin verilmemesinin sebebi sosyolojik. Küçük yerlerde kendilerine farklı hissettirmenin bir ürünü bu durum.</p>
<p>Görevli hanımefendinin anlattığına göre İstanbul’da Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesine bağlıymışlar. Kilisenin hediyelik eşya bölümünde nar ekşisi! Satıyorlar. İki kadın çalışıyor burada.</p>
<p>Tekrar Samandağ’ı üzerinden Çevlik. Samandağ’ının sayfiye beldesi burası denizin haricinde kaya mezarları ve Hızır türbesiyle ünlü. Türkiye’de Hızır ve Hızır isimlerinin en fazla olduğu şehirlerden birisi Antakya. Tabi ki bunların sosyolojik nedenleri de var. Türbe sahilde denize yüz metre uzaklıkta. Kaya mezarlıkları çıkışından türbeyi görmek mümkün. Çevlik Samandağ’ından 8-9 kilometre. Sahilin kumsalı geniş yaklaşık sahilin uzunluğu 3 kilometre. Ancak sahil kirli. Biz sahilde iken öyle bir yağmur başladı ki. Hemen bir restorana sığındık. Restoran denizin yanında denizde öyle bir dalga var ki abartısız dalganın yüksekliği 2-3 metre var. İnsan burada şimdi Çağla Kubat’ın sörf yapmasını seyrediyormuş gibi hissediyor kendini. Sörfçülük için burası çok uygun olabilir. Uzun zamandır deniz dalgasının sesini böyle hissetmemiştim. Yağmur, deniz, kum ve dalga ve hülyalar…</p>
<p>Çevlik’teki kaya mezarları eski olmasına rağmen birkaç tane oyulmuş küçük mağaradan başka bir şey yok. Burası yeni turizme açılmış. Çevlik’te minibüs beklerken yaşlı bir çift yanımızda durdu. Arabalarına bindik sohbet etmeye başladık. Arabayı kullanan Yusuf Büyükleyla 72 yaşında kendini 36 yaşında görüyor. Yanında eşi Rena Hanım, Hanımefendinin rahatsızlığı nedeniyle yürüyemediği için arabayla gezdiriyor eşini Yusuf Bey. İlginç bir durum bu. yağmurlu hava da eşini hava alsın diye ilçe ilçe dolaştıran birisi. Bunu bu ülkede kaç kişi yapar!.</p>
<p>Yusuf Bey çok güzel Türkçe konuşuyordu.</p>
<p>-Arapça biliyor musunuz? Diye sordum. Verdiği cevap ilginçti.</p>
<p>- Anadilimiz olur. Dedi. Arkasından Rena Hanım ekledi</p>
<p>- Bize buralarda alevi derler dedi. Gerçekten kadının başına bağladığı eşarbından bu belliydi. 7 tane çocukları varmış. Hepsini evlendirmişler. Yusuf Bey’in emekli maaşıyla zar-zor geçiniyorlarmış. Çocuklarının yardım taleplerini kabul etmiyorlarmış. Sohbet o kadar güzel ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Tekrar Antakya’dayız.</p>
<p>Yusuf Bey, bizi Harbiye ye götürdü. Antakya’da yeme içme yeri Harbiye dir. Önemli restoranları gösterdi. Bu arada yağmur yağmaya devam ediyor. Rena hanım iyi bir copilot Yusuf Bey’e arasıra uyarıyor.  Bizi ille de evlerine davet ettiler. Bu özellikleri alevi olduklarını ele veren en önemli unsurlardan biriydi. Alevilerde misafire olan hürmet ve muhabbet farklı. Bunun gibi daha önce de birkaç kez şahit olmuştum. Harbiye girişinde oturmalarına rağmen bizi Antakya’ya kadar götürdüler.</p>
<p>Uzunçarşı adı üzerinde uzun. Daha önce birkaç defa Antakya’ya gelmeme rağmen bu çarşıyı görmemenin hüznü var içimde. Bizim Kapalıçarşı’dan farkı yok. Daha çok Halep’teki kapalı çarşıya benziyor. Dar sokakları ve satılan ürünlerin benzerliğiyle. Defne sabunları dükkânları ve künefe yapan dükkânlar maharetlerini göstermek için künefenin nasıl yapıldığını halka gösteriyorlar.</p>
<p>Tabi turşucularını unutmamak lazım. Halep usulü, kasaptan koyun etini istediğiniz yerinden kestirip, orada pişirilerek size hizmet sunuluyor. İnsan zaten kokusuyla doyuyor.</p>
<p>Antakya’nın en iyi künefecisini Uzunçarşı’da. Ahmediye Camii yanında çınarıyla, çınaraltı künefe. Yusuf Usta’nın yeri.  Uzun çarşı esnafına göre künefe burada yenir. Künefe közde tıpkı Gaziantep’teki gibi. Caminin çınarı fazla büyük değil. Akşam vakti künefeleri yedikten sonra üzerine çay içtik. İçtiğimiz çayın parası neredeyse künefe parası kadar. Sonra çayın getirildiği yandaki kahvehaneye çayın parasını sordum elli kuruş dedi. Bizden ise künefeci bir buçuk lira aldı.</p>
<p>Bu yapılan tam bir köylü kurnazlığı idi. Nasıl olsa bunlar İstanbul’dan gelmiş gidecekler ne koparırsak cebimize kalır düşüncesi. Yusuf usta dükkânda yoktu. Ustayla yolda karşılaştık. Durumu anlattık. Çocuklar yanlış yapmış dedi. Paranızı geri vereyim. Ben de bu para meselesi değil. Cumhurbaşkanımız, size geldi künefe yedi diye, boy boy resimler asıyorsun. Bunun üzerinden gelen müşteriyi fahiş ücretle çay satmaya kalkıyorsun.</p>
<p>Habibi neccar camii Anadolu’nun ilk camii olarak biliniyor. Çok fazla tarihi özelliği yok. Belirli dönemlerde tadilat geçirmiş cami.</p>
<p>Anadolu restoran, Antakya’daki en renkli lokanta. Antakya’nın elitistleri burada kadınıyla erkeğiyle. Lokanta’nın sosyolojisi Gaziantep’ten farklı ve daha renkli. Farklı kültürler belli ediyor kendini. Gazetelerde okuduğum Antakya restoranlarını dolaştım. İçlerinde en iyisi Anadolu Restoran. Yemekleri fena değil.</p>
<p>Burada Hamidiye suyunun satılması dikkat çekici. Antakya’ya daha yakın çevrede Hamidiye suyu kadar kaliteli su bulunmasına rağmen niçin İstanbul’dan daha fazla maliyeti olmasına rağmen bu su getiriliyor?  Böyle yapılmasının sebebi iyi bir restoran olduğunu göstermek için mi? Yoksa işletme sahibinin bu su ile ekonomik bir bağlantısı mı? Var.</p>
<p>Künefe Antakya’ya mal edilmiş olmasına rağmen yemekte de aynı düşüncedeyim. Gaziantep’in gerisinde kalmış bu durumun ekonomik gelişmişlikle ilgili olduğunu düşünenlerdenim.</p>
<p>Hatay mutfağının en iyisi yine İstanbul’da bana göre…</p>
<p>Yemekten sonra ver elini İstanbul.</p>
<p>Yahya Kemal misali…</p>
<p>17 Aralık 2010                                                                                  SALİM AYDIN.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ANTAKYA’DA BİR GÜN (I)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-i/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-i/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 May 2011 00:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ANTAKYA]]></category>
		<category><![CDATA[ASİ NEHRİ]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[CAMİ VE KİLİSE ESTETİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÇEŞME]]></category>
		<category><![CDATA[ÇINAR]]></category>
		<category><![CDATA[DEFNE]]></category>
		<category><![CDATA[DEFNE SABUNU]]></category>
		<category><![CDATA[ERMENİLER]]></category>
		<category><![CDATA[HATAY]]></category>
		<category><![CDATA[HIDIRBEY]]></category>
		<category><![CDATA[KESME TAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[KİLİSE]]></category>
		<category><![CDATA[KÜNEFE]]></category>
		<category><![CDATA[NAR]]></category>
		<category><![CDATA[SAMANDAĞ]]></category>
		<category><![CDATA[ULU AĞAÇLARIN GÜZELLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÜZÜM]]></category>
		<category><![CDATA[VAKIFLI]]></category>
		<category><![CDATA[YOĞUNOLUK KÖYLERİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[ANTAKYA’DA BİR GÜN İstanbul’da soğuk bir kış günü.  Aralık ayında, Türkiye’nin en büyük ağacı olan çınar ağacının Antakya’da olmasından dolayı ağacın ölçülerini almak ve fotoğraflamak için yağmurlu bir cuma akşamı yola koyulduk. Antakya’ya vardığımızda Antakya’da öyle bir yağmur yağıyor ki göz gözü görmüyor. Havaalanından servise bindik. Kaptanın konuşma şeklini servistekiler gülüyordu. Biraz boğazdan konuşan tombul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ANTAKYA’DA BİR GÜN</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İstanbul’da soğuk bir kış günü.  Aralık ayında, Türkiye’nin en büyük ağacı olan çınar ağacının Antakya’da olmasından dolayı ağacın ölçülerini almak ve fotoğraflamak<span id="more-116"></span> için yağmurlu bir cuma akşamı yola koyulduk. Antakya’ya vardığımızda Antakya’da öyle bir yağmur yağıyor ki göz gözü görmüyor.</p>
<p>Havaalanından servise bindik. Kaptanın konuşma şeklini servistekiler gülüyordu. Biraz boğazdan konuşan tombul sevimli biriydi kaptan. Yola koyulduk yağmurdan önümüze göremiyoruz. Ancak şoför öyle bir hızla gidiyor ki, tıpkı Suriye’deki şoförler gibi, kendimizi Allah’a emanet ettik.</p>
<p>Gece şehir merkezinde, Asi nehrinin üzerinden geçerken yağmur yağıyor ışıklarla beraber muhteşem bir fotoğraf karesi ortaya çıkıyordu. Bir de yağmur sularıyla iyice kabaran Asi Nehri’nin milli suları eklenince. Gece Asi Nehri kenarındaki Hatay künefecisindeyiz. Künefe fena değildi. Ama hizmet kalitesi tartışılır. Aslında şehirlilikle köylülük arasındaki fark, bu küçük detaylarda yatıyor. İyi ürün, pazarlama zayıf. Bu Türk halkının en büyük sorunlarından birisi gibi gelir bana.</p>
<p>Sabah hava biraz açmıştı. İlk önce tarihi çınar ağacına gitmeliydik. Öyle de yaptık. Samandağı minibüsüne bindik. Şoför yanındakilerle Arapça konuşuyor, Biz de anlamadığımız konuşmalara dinliyorduk. Şoför arada bir Türkçe konuşan yaşlı adamla konuşuyordu. Bu arada Esin, yaşlı adamın başındaki fesi gösterdi. Fes pembeydi. Ben de ona buralarda, köylerde böyle şeyler olağan dedim. İnsanlar ihtiyaçtan ne bulurlarsa giyerler öyle pembe, mavi renge bakmazlar diye. Bir köylü çocuğu olarak, yaşlı amcanın fesine takılmadım. Gerçekten küçük kasabalardan, şehirlerden İstanbul’a gelmek ve İstanbul’un kendi içinde var olan kültürünü anlamak ve yaşamak biraz da insanın kendi elinde olan bir durum.  Bu husus şehri benimsemeyle ilgili. Fakat İstanbullu olup da Anadolu insanını anlama konusunda ya da anlamaya çalışmama konusunda sıkıntı olabiliyor.</p>
<p>Antakya çıkıştan Samandağ yirmi iki kilometre. Yol çok bozuk, bir taraftan yağmur yağıyor. Yolun bozuk olma sebebi duble yol çalışmasından dolayı. Antakya ile Samandağ arasında devamlı yerleşim var. Bir tek Antakya çıkışında birkaç kilometrelik yeşil alan mevcut. yolun diğer kısımları yani kenarları evlerle dolu.</p>
<p>Samandağ 42 000 levhası karşılıyor bizi. Minibüsten inerken şoföre Hıdırbey köyüne gideceğiz. Nasıl gideriz diye sorduk. Bu arada bizimle beraber minibüsten inen bir kızcağız ben de o tarafa gidiyorum dedi. Daha sonra bir taksiyle anlaştık.  Yola koyulduk.  Buralarda ağaçlar daha yapraklarını dökmemiş. Üzüm bağlarının, kayısıların, narların yaprakları hala üzerinde. Yaprakların bir kısmı sararmış bir kısmı ise hala yeşil. İlk önce Samandağ’a üç kilometre uzaklıkta, köyün tamamı ermeni olan Vakıflı Köyü’nden geçiyoruz. Daha sonra Hıdırbey Köyü. Bu arada şoförümüz Mehmet Bey bizim köyde de tarihi eser var isterseniz sizi oraya götüreyim dedi. Biz de kabul ettik.</p>
<p>Hıdırbey’deki tarihi çınar ağacının yanından geçerek Yoğunoluk köyüne doğru tırmanmaya başladık. Bu köyle Samandağ arası 7-8 km arası. Köye çıkarken yol kenarında kaynayan kazanlar dikkatimi çekti. Mehmet Bey’e aşure mi? Yapıyorlar diye sordum.</p>
<p>-Gülerek yok defne yağı ve sabunu yapıyorlar dedi. Köyün merkezinde ilk önce çınar ağacı ve bir köye göre büyük ve deposu olan çeşme karşıladı bizi. 50 metre ilerde de cami. Cami diyorum ilk bakışta her şey caminin duvarları gibi görünüyor. İyice yaklaşınca anlıyorsunuz durumu.</p>
<p>Yoğunoluk Köyü buraların en yüksek köyü cami de köyün yukarısında.  Caminin alt tarafından girin dediler. Biz de alt merdivenlerden yukarıya çıktık. Cami yapılmadan önce meğer burası kiliseymiş, Kilisenin üzerine cami yapılmış,  Kilisenin duvarında Yoğunoluk Köyü Ermeni kilisesi levhası var. Kilise 1896 yılında yapılmış bu levhada kilisenin mimarisi hakkında bilgi veriliyor. Minare 1950’li yıllarda yapılmış. Kilisenin içi perişan durumda, ön kısmında motifler var onların hepsinin fotoğraflarını çektim. Yukarıya cami kısmına çıktık. Caminin herhangi bir ismi yok. Oradaki gençlere bu caminin bir ismi var mı? Diye sordum.</p>
<p>Gençler Köyün camisi dediler. Caminin avlusunda bulunan mandalina ve portakal ağaçlarından birkaç tane mandalina ve portakal yedik. Özellikle mandalinanın tadı güzeldi. Portakallar toplanmamış yerlere dökülmüştü. İşte bir ürünün çok olduğu yerde kıymeti fazla olmuyor. Topraktan gelen toprağa gidiyor.</p>
<p>Bu Türk köyü. Çeşme ve çınarın fotoğraflarını çektim. Çeşme de muhtemelen Ermenilerden kalma. Kesme taştan yapılmış estetik değeri var. En önemlisi çınarı var. Fotoğrafı çekilecek kadar güzel. Çeşme, çınar, cami ve kahvesi bu dördü varsa bir köyde bir kasabada burası ya Türk köyüdür yâda bir dönem Türklerin yaşadığı köydür. İşte herkes Hıdırbey çınarına kadar geliyor ama iki kilometre yukarıdaki köye çıkmıyor. Defne sabunları nasıl yapılır. Türk köyü nasıl olur görmüyor. Kiliseden camiye çevrilen yapının özelliklerini fark etmiyor. Birkaç kişi bu durumu görse bir yerde yazdıklarını yayınlasa daha çok haber yapılsa yetkililer fark edecek, harabe şeklinde olan tarihi eserler kıymetlenecek böylelikle daha fazla yerli ve yabancı turist gelecek.</p>
<p>Köyün dar yollarından inerken şoförümüz Mehmet Bey’e dur şu kaynayan kazanların bir fotoğrafını çekeyim dedim.</p>
<p>Mehmet Bey’de çek ağabey çek. Bunlar hakiki defte sabunu. Bizim köy buraların en yüksek köyü olduğundan ve fazla ürün yetişmediğinden insanlar geçimini bu defne sabunundan sağlıyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/antakya%e2%80%99da-bir-gun-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU (II)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-ii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 21:11:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[balık]]></category>
		<category><![CDATA[Burgazada]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz]]></category>
		<category><![CDATA[estetik]]></category>
		<category><![CDATA[fayton turları]]></category>
		<category><![CDATA[görsellik.]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul adaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kalpazankaya]]></category>
		<category><![CDATA[Kocayemiş]]></category>
		<category><![CDATA[mimoza ağaçlarının güzellliği]]></category>
		<category><![CDATA[mimozalı kadın]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmenevi]]></category>
		<category><![CDATA[OsmanHamdi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık]]></category>
		<category><![CDATA[Sivriada(Hayırsızada)]]></category>
		<category><![CDATA[Yassıada]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra Burgazada’ya vardık. Yardımına iki çocuğumuz olduğundan büyüğünü annesi, küçüğünü ben aldım. Ben yandan inmeye çalışırken eşim teknenin ön tarafından inmeye kalktı. İnemeyince tekneden çocukla, yardıma bir kadın koştu. Oğlumu aldı ve aşağıya indirdi. Bu ada benim en çok sevdiğim ada. İsminden olsa gerek. Burgaz benim köyümün eski adı. Burgaz, Rumca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra Burgazada’ya vardık. Yardımına iki çocuğumuz olduğundan büyüğünü annesi, küçüğünü ben aldım.<span id="more-111"></span> Ben yandan inmeye çalışırken eşim teknenin ön tarafından inmeye kalktı. İnemeyince tekneden çocukla, yardıma<br />
bir kadın koştu. Oğlumu aldı ve aşağıya indirdi.</p>
<p>Bu ada benim en çok sevdiğim ada. İsminden olsa gerek. Burgaz benim köyümün eski adı. Burgaz, Rumca bir kelime<br />
olup, yüksekçe yer demek. Bu ada büyüklüğüne göre yüksekçe sayılır. Kışın adanın ziyaretçisi az. Ama kaliteli. Adaya gelenler ya faytonla yâda yürüyerek ada turu yapıyor, Kalpazankaya’ya yemeğe(özellikle balık) gidip orada yeşilin, denizin ve adaların tadını çıkarıyorlar. Bana göre Burgaz adanın en güzel yeri Kalpazankaya. Kışın hava daha sisli olduğundan dolayı Kalpazankaya’dan Yassıada ve Sivri(Hayırsız) ada görünür ama İstanbul pek belli olmaz. Sessizliğin sevdasında kaybolup giderseniz.</p>
<p>Biz ise sahilden ada turunu başlıyoruz. Bir taraftan adanın sessizliği ve denizin dinginliğinin imtizacını bizim çocukların sesleri bozuyor. Karşımızdan bir iki kişi geliyor. Arkalarına dönüp bize bakıyorlar. Bu kış ayında ne işleri var ada da der gibi. Kalpazankaya’ya doğru giderken bir de ne görelim. Kıpkırmızı olgun mu olgun dalından dökülmeye başlamış kocayemişleri görünce hemen toplayıp yemeye koyuluyoruz. Daha önce bu meyveden çok yemiş birisi olarak bu kadar güzelini hiç yememiştim. Kırmızı kırmızı kiraz büyüklüğündeki bu meyveleri, Dalından bitene kadar yedik.  Kocayemiş, Akdeniz bitki örtüsünün maki türü ağacıdır. Yüksekliği, benim gördüklerim içinde, en fazla 4–5 metre civarında. Kocayemişin<br />
tam mevsimine denk gelmiştik.</p>
<p>Kocayemişin bir özelliği de çok yendiği zaman uyku yapmasıdır. Bir tanıdığım anlatmıştı. Bundan elli yıl önce Kayışdağı’na<br />
gitmişler. Kayışdağı’nda o kadar güzel koca yemişler varmış ki. O koca yemişlerden çok yiyince orada bir ağırlık basmış uyuya kalmışlar. Tabi bunlar anlatılanlar. Ama biz kasım- aralık aylarında Kayışdağı’nın eteklerinde gezinti yaparken artık az kalan o kocayemişleri hala yiyebiliyoruz. Tabi ki eski tatlar yok. Olsun.</p>
<p>Geriye dönerken sokakları temizleyen bir belediye işçisine bu gördüğümüz okulun adı ne diye sorduğumda işçi bilmiyorum okul işte dedi. Her gün önünü temizlediği okulun ismini öğrenmekten rahatsız olmayan geçmişine sadık! Bir işçi.  Okul, bu adayla anılır olan Sait Faik Abasıyanık adına yapılmış olan İlköğretim Okulu. Hatta bu yazarımızın bu adada bir evi, ismine verilmiş sokak adı dahi var.</p>
<p>Adanın ahşap evleri, ahşap olmasa da insanın gönlünü okşayan taş evleri, hele hele kendini gösteren ben buradayım<br />
diye insanların karşısına çıkan, ama şehirlilerin genellikle görmezden! Geldikleri çınar ağaçları herkese selam duruyor, adanın en büyük bekçileri olduklarını göğüslerini gere gere gösteriyorlardı.</p>
<p>Yemek için Burgazada öğretmen evinde mola verdik. Bu adanın en güzel en büyük ahşap evlerinden birisi öğretmen evi.<br />
Aşı boyalı.  Yirmi kişilik yatak kapasitesine sahip mini bir butik otel.  En önemlisi o kadar güzel manzarası var kı bahçesinden İstanbul’un Anadolu yakasının seyrine doyum olmuyor. Seyredenler de aynı şeyi söylüyor. Hele hele mart ayında gelirseniz öğretmen evine, aşağı tarafa baktığınız da çok güzel açmış olan mimoza ağacını görünce. İnsan ünlü ressamımız Osman Hamdi<br />
Bey’i hatırlamadan yapamıyor. Sanata merakı olanlar mutlaka bilirler Osman Hamdi Bey’in kendi hanımı için yaptığı “mimozayı koklayan kadın” yapıtını. İnsanın kendisini mutlu etmenin en güzel yollarından birisidir bu. Ama<br />
İstanbul’da görev yapan 60 bin öğretmenden kaç tanesi bu öğretmen evinin bahçesinde oturmuş, bir çay içmiştir. Mimoza ağacını düşünmüştür. Daha doğrusu kaç tanesi Osman Hamdi Bey’i biliyordur. Yorum sizin.</p>
<p>Güneş batmak üzereydi. Geçen haftadaki gibi yine aynı saatte aynı vapura bindik. Burgazada da vapur kalabalık değildi. Heybeliada ya geldiğimizde doldu. Büyükada da ise vapur tıklım tıklım dolmuştu. Aynı belediye otobüsleri gibi. Ama kimse, kimse den şikâyetçi değildi. Kışa sarkmış pastırma yazının son gününün son saatlerin de insanların bu kadar kalabalığa karşı yüzlerinde tebessüm vardı.</p>
<p>Bostancı’ya geldiğimiz de hava kararmıştı. Vapurun iskeleye yanaşmasıyla bizim çocuklarda uyandı. Allah’tan<br />
geçen haftaki gibi sıkıntılı bir son olmamıştı. Biz de yılın son pastırma yazını mutlu bir şekilde noktaladık.</p>
<p>Artık bahar daki adaları beklemek kaldı…<br />
<strong>Aralık 2006                                                                                      SALİM AYDIN </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU (I)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-i/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-i/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 20:49:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Adaların manzarası]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Dağları]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık]]></category>
		<category><![CDATA[Bostancı]]></category>
		<category><![CDATA[Burgazada]]></category>
		<category><![CDATA[çarşaf gibi deniz.]]></category>
		<category><![CDATA[Çatalca]]></category>
		<category><![CDATA[estetiği]]></category>
		<category><![CDATA[Fayton]]></category>
		<category><![CDATA[Gebze]]></category>
		<category><![CDATA[Heybeliada]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul adaları]]></category>
		<category><![CDATA[İzmit]]></category>
		<category><![CDATA[Karayel]]></category>
		<category><![CDATA[lodos]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[Stockholm]]></category>
		<category><![CDATA[zevki selim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=108</guid>
		<description><![CDATA[ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU Bu gün 17 Aralık 2006. Özellikle yazıyorum bu günün tarihini. Yılın son ayı, kışınbaşlangıcı. Artık insanların pencerelerinden yağmuru, hatta karı seyretme zamanı. Anne babaların çocuklarına, bak yavrum kış geldi sıkı giyin, dışarıda fazla kalma yoksa hasta olursun dedikleri dönem… İnsan yukarıdaki paragrafı okuduğu zaman sanki kış geldi sanacak, yok öyle şey. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADALARA YILIN SON YOLCULUĞU</strong></p>
<p>Bu gün 17 Aralık 2006. Özellikle yazıyorum bu günün tarihini. Yılın son ayı, kışınbaşlangıcı. Artık insanların pencerelerinden yağmuru,<span id="more-108"></span> hatta karı seyretme zamanı. Anne babaların çocuklarına, bak yavrum kış geldi sıkı giyin, dışarıda fazla kalma yoksa hasta olursun dedikleri dönem…</p>
<p>İnsan yukarıdaki paragrafı okuduğu zaman sanki kış geldi sanacak, yok öyle şey. Bu sene kış ayında olmaması gereken şeyleri yaşıyoruz. Sanki yaşadığımız kış değil de baharın başlangıcı. Sabahın ilk saatlerinde güneşli bir hava. Bu kış gününde, biraz düşünüyorsunuz. Bu mevsimde bu sıcak ne diye… Küresel ısınmanın bir sonucu muydu? bu.</p>
<p>Haberlerden dinliyor, gazetelerden okuyoruz. Avrupa’daki Alp Dağları son 1300 yılın en sıcak aralık ayını yaşıyor, A.B.D’de<br />
1895 yılından itibaren tutulmaya başlayan hava raporları, bu ülkede ilk defa aralık ayının bu kadar sıcak olduğunu gösteriyor. Hatta Orhan Pamuk’un Nobel aldığı, Avrupa’nın en kuzey kentlerinden olan, Stockholm şehrine dahi kar düşmediğini, televizyondan kendimiz görüyoruz. Orhan Pamuk’un turladığı Stockholm sokaklarında.</p>
<p>Hatta İzmit’teki Yuvacık Barajı’nın suyunun bitmek üzere olduğunu böyle giderse kısa bir süre sonra İzmit ve Yalova<br />
şehirlerinin içme suyuna muhtaç kalacağını öğreniyoruz. Çatalca-İzmit hattının en yoğun sanayi bölgelerinden biri olan Gebze Sanayi’nde susuzluk sıkıntısının baş gösterdiğini fabrikaların çalışamaz duruma geldiğini öğreniyor biraz de bu durumdan üzülüyoruz. Birkaç dakika pencereden dışarıya bakmanın düşündürdüğü bu olumsuzlukları bırakarak, adalara gitme kararı alıyoruz.</p>
<p>Gerçi geçen hafta pazar günü de Heybeliada’ya gitmiştik. Bu ada da çevre düzenlemesi yapıldığı için her yer kırık döküktü. Kınalıada yönünde yürümeye başladık. Yukarıdaki piknik yerlerinde çam ağaçları eşliğinde gezerek İstanbul’un sülietini seyrettik. Bu ada diğer adalara göre biraz daha bakımsız geldi gözüme. Acaba neden diye düşündüm. Hatta bir zamanların yazlık sineması başka bir amaçla! kullanılıyordu şimdi.</p>
<p>Güneş kendini bizden saklayınca yürüdük vapura. Heybeliada’dan bindik. Büyükada’ya geldiğimizde vapur öyle bir doldu ki. Sanki 14S, Kadıköy- Sultanbeyli hattındaki otobüs gibi, iğne atsan yere düşmeyecek. Gerçi vapur küçüktü, fakat kış tarifesine göre normaldi. Ama aralık ayında havalar bu kadar güzel olunca, şehirli insanlar attılar kendilerini adalara…</p>
<p>Zaten bu dönemde zevki selim sahibi olmayanın ne işi olurdu ada da. Yaz mevsimi de değildi artık. Denize girmek için gelmiş<br />
olsunlar. Onlar ada kültürünü ada zevkini yaşamak biraz olsun İstanbul&#8217;un trafik gürültüsünden uzaklaşmak adına gelmişlerdi sessizliğin ve sakinliğin sularına.</p>
<p>Bu pazar hava yine çok güzel biz yine adaya gitmek için yola çıkıyoruz. Amacımız en az insanın gittiği adaya gitmek.<br />
Bu mevsimde daha çok Büyükada ve Heybeliada’ya sefer yapıyorlarmış tekneler. Çünkü teveccüh daha çok bu iki büyük adaya…</p>
<p>Burgaz ada’ya gitmek istediğimizde biraz beklememiz gerektiğini söyledi bilet kesen kaptan, bu adaya saat on iki<br />
de tekne olduğunu gidecek tekneninde küçük olduğunu vurgulamayı da ihmal etmedi.</p>
<p>Teknemizin ismi avcı idi. Ne isim diye düşündüm. İnşallah avlanmayız diye gülümsedim kendi kendime. Neyse ki<br />
tekne tam zamanında kalktı. Teknemiz küçüktü. Biraz da lodos esmeye başlayınca iyiden iyiye sallanmaya başladı. İstanbul’da lodos esince genellikle deniz dalgalı olur. Ancak hava sıcak. Hatta lodoslu havalarda tutulan balıklar dahi yenmez İstanbullular tarafından.</p>
<p>Bu,  İstanbul balık kültürünü bilenler için geçerlidir. Ayrıca lodoslu havalar insanı bunalıma sokar. Bu dönem insanların<br />
en çok baş ağrısı çektiği ve migren ağrılarının arttığı dönemdir. En çok intiharlar lodoslu havalarda olur. Lodos bununla da kalmaz insanoğlunun denize attığı, atıkları insanoğluna iade eder. Lodoslu havalarda deniz kenarları kirli olur. Lodosun geçirdiği çalı-çırpı vesaire ne varsa bunlara toplayan insanlara lodosçu denir.</p>
<p>Adalılar özellikle yazın poyraz ve karayel rüzgârlarının esmesini isterler. Bu rüzgârlar İstanbul’a Karadeniz’in ve boğazın serinliğini getirir. Bununla da kalmaz yazın poyraz estiği dönemlerde deniz çarşaf gibi olur. Denize en güzel girilme vaktidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/adalara-yilin-son-yolculugu-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.(II)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-ii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 May 2011 07:05:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ağaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[Babı hümayun]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Çırağan Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Stadı. Ritz Carlton oteli]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe stadı. Saat Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Harem]]></category>
		<category><![CDATA[Hilton Oteli]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kapılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kayık]]></category>
		<category><![CDATA[muayede]]></category>
		<category><![CDATA[Muayede Salonu]]></category>
		<category><![CDATA[saat kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Saray]]></category>
		<category><![CDATA[saray estetiği]]></category>
		<category><![CDATA[saray kapıları. mabeyni hümayun]]></category>
		<category><![CDATA[Swiss Otel]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=95</guid>
		<description><![CDATA[Amerikalı üst düzey yetkili geldiğinde Hilton Otelinde, Yine yetkili bir Alman geldiğinde Çırağan Sarayı’nda kaldığını, her devletin, başka ülkelerde iş yapan, kendi ülkesinin şirketlerinin işlettiği kurumlarda kalarak onlara manevi olarak biz arkanızdayız mesajının verildiğini söylemeye çalıştım. Sarayın bahçesine girmeden önce son olarak Dolmabahçe Camii’nden bahsettik. Caminin, sarayı yaptıran Abülmecit’in annesi adına yapıldığını, iki minaresinden dolayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikalı üst düzey yetkili geldiğinde Hilton Otelinde, Yine yetkili bir Alman geldiğinde Çırağan Sarayı’nda kaldığını, her devletin, başka ülkelerde iş yapan,<span id="more-95"></span> kendi ülkesinin şirketlerinin işlettiği kurumlarda kalarak onlara manevi olarak biz<br />
arkanızdayız mesajının verildiğini söylemeye çalıştım.</p>
<p>Sarayın bahçesine girmeden önce son olarak Dolmabahçe Camii’nden bahsettik. Caminin, sarayı yaptıran Abülmecit’in annesi adına yapıldığını, iki minaresinden dolayı böyle camilere selâtin camileri dendiğini bu caminin bir neo klasik cami<br />
olduğundan bahsettik.</p>
<p>Denizdenve kayıklardan bahsetmemek olmazdı. İstanbul’da en kalabalık mesleklerden birisinin kayıkçılık olduğunu, kayıklarında kendi aralarında Pazar kayığı, pereme, piyade ve saltanat kayıkları diye ayrıldığını bunların her birinin<br />
kendine göre özellikleri olduğunu anlattım. Hatta yazın tenezzüh yapan kayıkları binenlerin belirlenmesi için kayıkların üzerindeki güneşliklerinin farklı renklerde olduğunu, kayığın üzerindeki renge göre kayıkta kimlerin gezinti yaptığını anlayabiliyorsunuz diye anlattım.</p>
<p>Dolmabahçe Sarayı ile beraber Avrupa’nın sanatının da örnek alınmaya başladı. İlk saray tiyatrosu burada yapıldı. Ancak tiyatronun bir kısmının yol yapımı esnasında yıkıldığını az bir bölümünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin işlettiği çay<br />
bahçesi içinde kaldığını belirttim. Bugün İstanbul’da tek saray tiyatrosu Yıldız Sarayı’nda kaldı. Saray önündeki konuşmam sona erdi. Sonra saray güvenliğinden geçerken polisler İngilizce birkaç kelime konuşuyor bizi yabancı zannediyorlar. Öğrencilerimden birisi bir üniversiteden deyince:</p>
<p>Polis “Allah’a şükür bir yerli halk geldi” diye şükrediyor.</p>
<p>Saray güvenliğinden geçtikten sonra artık sarayın bahçesindeyiz. Geçen ay geldiğimde saray avlusunda tadilat çalışmaları devam ediyordu. Bu çalışma esnasında bahçenin belli bölgelerinde açılan yerlerde deniz sularının bahçenin altına<br />
kadar geldiği görülüyordu. O zaman da anlatmıştım.  Saray yapılmadan önce toprağa kazıklar çakılmış bu kazıkların üzerine kalın kalaslar yerleştirilmiş diye.</p>
<p>İlk önce sarayın ağaçlarından bahsettik. Yoldan taraftaki çam ağaçlarını göstererek bunlar Osmanlı Devleti döneminde dikilmemiştir. Çünkü Osmanlı saray bahçesine çam dikmez, sedir ağacı diker. Çam sarayların ağacı değildir. Manolyalar ise<br />
Osmanlı devletine 19. Yüzyılda getirilmiş, saray ve yalı bahçelerine dikilmiştir.</p>
<p>Sarayın işlemeleriyle sarayın iki önemli kapısından birisi olan Hazine kapısının önündeki ağaçlara dikkat çektim. Çünkü bu kapı süslü yapılmış ve işlemeleriyle ön plana çıkıyor. Kapı önündeki ağaçlar ise yazın yapraklarını açtığında kapının bütünlüğünü bozuyor. Kapı tam olarak görülmüyor. Paris’teki Versay Sarayı’nı örnek vererek bu sarayın, aslına sadık kalındığını, sarayın görümünün bozulmaması için sarayın ilk avlusuna ağaç dikilmediğini sarayın dışarısında ise tarihi<br />
sayılabilecek çınarlar olduğunu ve bir düzen içerisinde yolun kenarında olduğunu anlattım.</p>
<p>Saat kulesini göstererek, saat kulesinin buraya II. Abdülhamit döneminde yapıldığını, Osmanlı da ilk saat kulesinin 1848-50 yılları arasında yapıldığını, özellikle II. Abdülhamit döneminde saat kulelerinin Osman coğrafyasında şehirlerin sembolü haline gelmiştir.</p>
<p>Bahar aylarında ve yazın sarayın giriş bahçesi içerisinde sahilde kafeterya bulunduğunu bu çayınızı yudumlarken tarihi ve İstanbul’u düşünebilirsiniz.</p>
<p>Biletlerimizi göstererek içeriye girdik. Sarayın mabeyn kısmı ve bir havuz karşımızda, havuzun motiflerinden Avrupai bir havayı anında görüyorsunuz. Zaten sarayın bahçıvanı Sultan Abdülmecit döneminde, Bahçıvanbaşı Alman Sester, yardımcıları ise yine<br />
Alman Fritz Vensel ve Kock Münika idi. Saltanat kapısının önüne gittik. Kapıların birbirinden farklı dönemlerde tamamlandığını ve kapı armaları üzerindeki tarihlerinde farklı olduğunu anlattım.</p>
<p>Sarayın arkadan görümüne baktık. Sarayda dış süslemelerin, arka tarafta, sadece mabeyn kısmında olduğunu, muayede(Bayramlaşma ve törenlerin yapıldığı büyük salon) ve harem kısımlarında olmadığını gösterdim. Deniz tarafındaki kapılara yalı kapısı dendiğini ve ilk kapının sadrazam kapısıdır.</p>
<p>Sıramız geldi. Sarayın içine girdik. Bir grup olduğumuzu ve Marmara Üniversitesi’nden öğrencilerimle geldiğimi, sarayın içini kendimin anlatacağını oradaki görevlilere söyledim. Bu istediğim olamayacağını burada anlatımı sadece sarayın<br />
rehberlerinin yaptığını söylediler.</p>
<p>Şaşırdım kaldım. Biz, burada sadece ders yapıyoruz dememe rağmen isteğimiz kabul olmadı. Olacak iş değil! Siz öğrencilerinizi bir şeyler verme derdindesiniz. Ama nafile. Bir önceki ay bir devlet kurumundan beni aradılar. Dolmabahçe Sarayı’nı<br />
bize gezdirir misiniz? Gittim gezdirdim. Hiçbir sorun olmadı. Çünkü izin meselesini kurum halletmişti.</p>
<p>Rehber eşliğinde gezmeye başladık. Rehber bize çevresinde âli İmran suresi yazan 23 metrekalik surre alayı konulu, İtalyan<br />
ressam Ussi’nin resminden hiç bahsetmedi. Ben birkaç kelime söylemeye çalıştım. Arkadan görevli yürüyünüz dedi.</p>
<p>Sesimiz soluğumuz kesildi. Kendimizi dinlemeye aldık. Muayede salonuna inerken öğrencilerime sedef işlemeli odayı görmelerine tavsiye ettim.</p>
<p>Rehber bu ne ki hocam Yıldız Şale köşkündeki salona gitsinler dedi. Ben orada fazla bir şey olmadığını Sedef İşçiliğinin en güzel olduğu yerlerden birisinin Aynalıkavak kasrının zemin katında olduğunu ifade etmeye çalıştım. Sedef işçiliğini bunun<br />
bir zanaat olduğunu, şuanda bu mesleğin Türkiye’de ortadan kalktı.</p>
<p>Sedef işleme mesleği Osmanlı Devleti döneminde en güzel Suriye’nin başkenti Şam’da yapılıyordu. Bu meslek hala o şehirde devam ediyor. Muayede salonuna da dolaştıktan sonra dışarıya çıktık. Harem kısmını da rehber eşliğinde gezdikten sonra sarayın iç hazine kısmında açılmış olan saat koleksiyonunu gördük. Kuşları sevdik ve Çamlı köşk’e girdik. El yapımı Fransız Piyanosunu göstererek dünya da bu piyanodan sadece iki tane olduğunu ifade ettim. Köşkün tavanlarındaki altın varakların<br />
güzelliğini anlattım. Köşkü dolaştıktan sonra üç saatlik gezimizi bitirdik.</p>
<p>Öğrencilerim, hocam keşke sarayın içini de siz anlatabilseydiniz diye hayıflandılar. Ben de her zamanki güzel sözümüzü onlara bir defa daha söyledim.</p>
<p>“Ele geçmezse eğer sevdiğimiz çare ne ki eldekini sevmeliyiz.”</p>
<p>Daha sonra öğrencilerimle gelecek hafta okulda buluşmak üzere ayrıldık.</p>
<p>Öğleden sonra ben kendim gezmeye başladım…</p>
<p>Salim AYDIN. 7 Ocak 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.(I)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-i/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-i/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 May 2011 06:51:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe Stadı. Ritz Carlton oteli]]></category>
		<category><![CDATA[Dolmabahçe stadı. Saat Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Harem]]></category>
		<category><![CDATA[Hilton]]></category>
		<category><![CDATA[Hilton Oteli]]></category>
		<category><![CDATA[II.abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Teknik Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kapılar]]></category>
		<category><![CDATA[muayede]]></category>
		<category><![CDATA[Prost]]></category>
		<category><![CDATA[saray estetiği]]></category>
		<category><![CDATA[saray kapıları. mabeyni hümayun]]></category>
		<category><![CDATA[Swiss Otel]]></category>
		<category><![CDATA[Taksi]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Viyana]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=93</guid>
		<description><![CDATA[ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS. Üniversiteden öğrencilerimle bir hafta önceden haberleştik. Gelecek hafta Yakınçağ Tarihi Kaynakları dersini Dolmabahçe Sarayı’nda yapacaktık. Saat 9.00 ile 9.30 arasında Dolmabahçe Sarayının önünde buluşma kararı aldık. Dersime katılan öğrenci sayısı üniversite üçüncü sınıflardan ortalama 10-15, beşinci sınıflardan ise 30-40 arasındaydı. Aralık ayının ikinci dersini daha önce Dolmabahçe Sarayında yapma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÜNİVERSİTEDEN ÖĞRENCİLERİMLE DOLMABAHÇE SARAYI’NDA: BİR DERS.</strong></p>
<p>Üniversiteden öğrencilerimle bir hafta önceden haberleştik. Gelecek hafta Yakınçağ Tarihi Kaynakları dersini Dolmabahçe Sarayı’nda yapacaktık.<span id="more-93"></span> Saat 9.00 ile 9.30 arasında Dolmabahçe Sarayının önünde buluşma kararı aldık. Dersime katılan öğrenci sayısı üniversite üçüncü sınıflardan ortalama 10-15, beşinci sınıflardan ise 30-40 arasındaydı.</p>
<p>Aralık ayının ikinci dersini daha önce Dolmabahçe Sarayında yapma kararı almıştık. Fakat o gün hava biraz soğuk ve yağmurluydu. Sabahın yedisinde beşinci sınıflardan bir öğrencim aradı. Hocam hava çok soğuk, buralarda fırtına<br />
kopuyor, Vapurlar çalışmıyor ne yapalım dediler. Bende o zaman programı iptal edelim. Daha sonra yaparız. Üçüncü sınıflardan arayan olmadığından ben saraya gittim. Hava gerçekten çok yağmurluydu. Fakat vapurlar çalışıyordu. Üçüncü<br />
sınıflardan bir öğrencim ders zamanında aradı. Hocam geliyor musunuz diye.  Ben de geliyorum dedim. Ancak onlarda üç<br />
kişiydi.</p>
<p>İlk önce sarayın sadece günümüzde ziyaret edilen, görülen yerlerden müteşekkil olmadığını, sarayın toplam alanın bahçeler dâhil 110 dönüm olduğunu eskiden Beşiktaş tarafındaki bahçelere “Bayıldım Bahçesi”, Kabataş tarafındaki bahçelere de “Karabali Bahçesi” dendiğini anlattım.</p>
<p>Yapılardan ve yapılaşmadan bahsederken, en tepeden başlayarak Hilton Otelinin olduğu yerin eskiden parktı 1950’li yıllarda yabancı sermaye girsin diye buraya otel yapılmasına izin verildiğini söyledim. Hilton Oteli’nin hikâyesini de şu<br />
şekilde okumuştum. Mr. Hilton, İstanbul’a gelir, çevreyi dolaşır. İnsanların temiz hava sahası olan ve boğazı mükemmel bir şekilde gören parkı beğenir.</p>
<p>Burada otel yapmak istiyorum der. Bizimkilerde bu duruma çok sevinirler. Hemen olur cevabını verirler.  Bu otel Amerika’dan<br />
sonra yapılan ikinci otel olur.</p>
<p>İstanbul’dan sonra Mr. Hilton Viyana’ya gider. Orada da otel yapmak için bir yer beğenir. Ancak Avusturyalı yetkililer Hilton’un beğendiği araziyi vermezler. İkinci derecede daha önemsiz bir yer gösterirler. Mr. Hilton, ben burada otel yapmam<br />
der ve Amerika’ya döner. Yıllar sonra Viyana’ya döner,  yetkililerin gösterdiği arsaya otelini yapar.  İşte aradaki kültür farkı dedim.</p>
<p>İkinci olarak Ritz Carolton oteli. Büyük, çevresi camla kaplı olan ve Dolmabahçe stadının hemen üzerinde olan otel. Bu otelin yapılma sürecini anlattım.</p>
<p>II. Abdülhamit, bu otelin arsasının üzerine bir şey yapılmasın diye tapusuna şerh koymuş. Hafızam beni yanıltmıyorsa 1994 yılıydı. Bu otelin arsası Beyoğlu Belediyesi’nde iken bir günde Şişli Belediyesi’ne geçirilmiş bu arazi imara<br />
açılmış ilk olarak 19 metre yüksekliğe kadar imar verilmişti. Daha sonra nasıl olduğu bilinmez, bu binanın imarı temelden itibaren 100 metrenin üzerine çıktı. Bu arada mahkeme süreci başladı. Binanın inşaatının durdurulması konusunda;<br />
mahkeme süreci devam ederken inşaat çoktan bitmişti. Mahkeme otelin yıkılma kararını verdi. Tabi ki otel sahiplerinin de temyize gitme kararı var. Durum ne olacak göreceğiz dedim. Öğrencinin bir tanesi burası Türkiye bir şey olmaz dedi.</p>
<p>Daha sonrada İnönü stadından konuşmaya başladık. Bazı antik kaynaklara göre ünlü mitolojik gemi Argo, bu kıyıya yanaşmış ve bu yöre antik çağ boyunca geminin kaftanı İason adından türeyen İasonion ismiyle anıldığını belirttim. Bizans<br />
dönemine ait araştırmalarda bu çevrede bir Bizans sarayı yapı kalıntılarının bulunduğu anlatılmaktadır. Bu körfez I. Ahmet tahtta iken Nasuh Nasuh Paşa döneminde doldurulmaya başlandığını anlattım<a href="#_ftn1">[1]</a>.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde burada askeri kışla bulunduğunu hatta buradaki kışlanın yapı olarak çok büyük olmadığını; daha büyük bir kışlanın park yapılmak için yıkıldığını ifade ettim. Bu kışlanın da şimdi “Taksim Gezi Parkı’nın<br />
olduğunu söyledim. Taksim gezi parkının olduğu yerde daha önce askeri kışla vardı. Hatta bu kışla ilgili fotoğraflar ve belgeler İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir hoca tarafından yayınlandığını anlattım.</p>
<p>Öğrencilere anlatmak istediğim: Bir taraftan var olan parkların yerine otel yapılmasını izin veriyorsun; diğer taraftan park yapmak için bir kışla yıkıyorsun. Öğrencilerimde bu anlatılanları çok şaşırdılar.</p>
<p>Dolmabahçe Stadı’nın yapımına 1935’li yıllarda başlandığını, bu planlamayı İstanbul’a yeni bir imar ve düzenleme getirmesi için çağrılan Prost’un yaptığını, daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla stadın yarım kaldığını, ikinci dünya<br />
savaşı sona erdikten sonra stadın tamamlanabildiğini ve açıldı.</p>
<p>Son olarak sarayın hemen üst tarafında bulunan Swiss Otel’i gösterdim. Önceden burası saraya aitti. Bir dönem gazetelerde haberler çıktı. Otel sarayın havalandırma deliklerini tıkıyor böylece sarayda rutubet artıyor. Bu iddiayı daha sonra<br />
kültür bakanı yalanlamıştı. Bir öğrencim bu kadar yakın bir binanın bu kadar yüksek yapılmasına izin verilmesi doğru mu? Diye sordu. Ben de ona, o dönemin yetkililerini sormalısın diye söyledim.</p>
<p>Maalesef saray arazisi içerisinde veya otel yapılan sarayların çoğunu Türk işletmecilerinin işletmediğini ifade ettim.</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Dolmabahçe’nin topografyası ile ilgili sanat tarihçisi Prof. Dr. Selçuk Mülayim’in makalesine bakılabilir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/universiteden-ogrencilerimle-dolmabahce-sarayi%e2%80%99nda-bir-ders-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSTANBUL FLORASINDA KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN BİR AĞAÇ: SEDİR (II)</title>
		<link>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/istanbul-florasinda-kaybolmaya-yuz-tutan-bir-agac-sedir-ii/</link>
		<comments>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/istanbul-florasinda-kaybolmaya-yuz-tutan-bir-agac-sedir-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 May 2011 05:45:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>salimaydin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstanbul Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Adile Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Ağaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[Anadoluhisarı]]></category>
		<category><![CDATA[Emirgan]]></category>
		<category><![CDATA[Emirgan Korusu]]></category>
		<category><![CDATA[Erenköy Kız lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahrettin Kerim Gökay]]></category>
		<category><![CDATA[Göztepe]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıköy]]></category>
		<category><![CDATA[Köşk]]></category>
		<category><![CDATA[köşkler]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şahenkler Yalısı]]></category>
		<category><![CDATA[Sedir Ağacı güzelliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sedirler]]></category>
		<category><![CDATA[Şerifler Yalısı]]></category>
		<category><![CDATA[Trabya]]></category>
		<category><![CDATA[yalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bogazicirehberi.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Bütün bunlara rağmen İstanbul’da hala görkemli birkaç sedir ağacı kalabilmiştir. Bence en güzeli İstanbul’un incisi Boğazicinde, Emirgan ve Boyacıköy arasında olanıdır. Şerifler yalısının sağında, Emirgan iskelesinin tam arkasında kalan, bu ağacın gövdesi göğüs hizasından 4,25 cm dir. Kesilen kolları hariç, beş tane kolu vardır. Bu sedir ağacını İstanbul hakkında araştırma yaparken 1994 yılında bulmuş hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün bunlara rağmen İstanbul’da hala görkemli birkaç sedir ağacı kalabilmiştir. Bence en güzeli İstanbul’un incisi Boğazicinde, Emirgan ve Boyacıköy arasında olanıdır.<span id="more-88"></span> Şerifler yalısının sağında, Emirgan iskelesinin tam arkasında kalan, bu ağacın gövdesi göğüs hizasından 4,25 cm dir. Kesilen kolları hariç, beş tane kolu vardır. Bu sedir ağacını İstanbul hakkında araştırma yaparken 1994 yılında bulmuş hemen ölçülerini alarak hocama götürmüştüm. O tarihte bu sedir ağacı boğazı görmekte ve boğazı bir gelin gibi süslemekteydi. Ancak 2000 yılına gelindiğinde ağacın önüne üç katlı “yalı” yapılmış, sedir ağacının boğazdan o muhteşem görünümü ortadan kalkmış bu zevk-i selim sahipleri için bir zulüm olmuştur. İnşaatı 2008<br />
yılı itibariyle bitirilememiş, ancak yalının yapımı esnasında bu tarihi sedir ağacının dibi betonla doldurulmuş, nihayetinde boğazicinin en güzel sedir ağacı kurutulmuştur.</p>
<p>Ben bu abidevi<br />
ağacın kurumadan önce dialarını çekmiştim. Şimdi onlara bakıp avunuyorum.  Her boğaz gezimde bu sedir ağacından ağacından bahsedip, ne zaman kesecekler! Diye söylüyorum. Tarihi ağacı kurutan, “yalıyı” yapanlara<a href="#_ftn1">[1]</a> bir müeyyide uygulandı mı? Diye düşünürüm.</p>
<p>Yine Emirgan’da bende iz bırakan diğer sedir ağacıda Şahenkler yalısı içerisinde olanıdır. Her ne kadar yalı tadilatı esnasında dibi toprakla doldurulduğundan gövde kalınlığı büyük ölçüde toprak altında kalmış olsa da ben buradayım diyor. Emirgan<br />
korusuna çıkarken sağda yalı içerisindedir.</p>
<p>Boğaz da diğer bir sedir ise Anadoluhisarı’ı kenarında iskelenin elli metre yukarısında bir köşk içerisindedir. Yine Trabya’da İstanbul Boğazı’nın sülietine uymayan o büyük otelin! Yaklaşık 100 metre arkasında 3,10 cm genişliğinde Tarabya körfezini gören güzel bir sedir bulunmaktadır.</p>
<p>Kadıköyü’nde ise Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü karşısında, Kuyubaşı sokağında bazı kolları bina yapmak için kesilmesine rağmen canlılığını koruyan bir sedir ağacı kendini göstermekteydi. Daha sonra bu ağaç kesildi. Şimdi yerinde yeller<br />
esiyor. Çünkü yerinde modern! Bir bina yapıldı.</p>
<p>Bir başka sedir ağacı da Marmara denizi ve adaları uzaktan seyreden bir mevkide bulunmaktadır. Bu mevki İstanbul’un mayi leziz yerlerinden biri olan Yakacık’tadır. Bu ağaç eski bir siyasi liderin evinin hemen alt tarafında yer alır.</p>
<p>Yine Üsküdar Adile Sultan<a href="#_ftn2">[2]</a> Köşkü<a href="#_ftn3">[3]</a> sedir ağaçlarının da bir kısmı kurumuş veya kurumaya yüz tutmuştur. Göztepe’nin<br />
merkezinde, herkesin gözünün önünde olan Fahrettin Kerim Gökay Köşkünün içerisindeki sedir ağaçlarının bazıları kurumuş bazıları da kurumaya yüz tutmuştur.</p>
<p>Çocukluğumu süsleyen Erenköy Kız Lisesi içerisindeki sedirlerin çoğu kurudu. Okul içerisinde hala dört tane sedir ağacı bulunmakta olup bir tanesi baraka içerisinde kalarak diğer kuruyan sedirler gibi bu ağaçta kaderine terk<br />
edilmiştir.</p>
<p>2004 yılında Erenköy Kız Lisesi içerisinde kuruyan sedirlerin fotoğraflarını çektim. Bu ağaçlar hakkında bilgi almak için okul müdürüne gittim. Oradaki görevliler müdür yok dediler. Sonra ne göreyim, kurumuş olan sedir ağaçları kesilmiş.<br />
Kesilen ağaçların kökleri delil olarak durmaktadır.<br />
Bu ağaçların kurumasının en önemli nedenlerinden biri de yanlış budamadır. Sedir ağacının<br />
kolları budanırken ağacın tam gövdesinden kesilmesi gerekmektedir. Ancakİstanbul’da iş bilmez insanlar işine geldikleri gibi “buduyorlar”. Gövdeden kesilmeyen kollar belirli bir süre sonra kuruyarak ağacın gövdesini daha doğru<br />
bir tabirle özünü kurutuyor</p>
<p>İşin üzücü tarafı bu güzel ağaçlara karşı eğitim düzeyi yüksek ve yaşam kalitesi iyi olan İstanbul(Erenköy)<br />
halkının da duyarsız kalmasıdır.</p>
<p>Çevre bilincini oluşturmak için okullarda okutulmak üzere çevre dersi mi? Konmalı. Yoksa nasıl olsa İstanbul<br />
bitmiş ne gerek var mı? Denilmeli.<br />
Karar sizim…</p>
<p>SALİM AYDIN</p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Yalı sahibi olmak ayrı şey<br />
yalı kültürü sahibi olmak ayrı şeydir. Çengelköy’de Ayşe Gül Nadir(Tecimer) Sadullah Paşa yalısında yaşarken, bir İstanbul hanımefendisi olan Münevver Ayaşlı hanımefendi kayınpederinin adıyla anılan bir zamanlar ona ait olan<br />
yalıya ziyarete gider. Zili çaldığında karşına Ayşe Hanım çıkar “hayrola hanım der” bunun üzerine münevver Ayaşlı hanım efendi hanım hanım siz yalı sahibi olmuşsunuz ama yalı kültürü sahibi olamamışsınız der. Ve geri döner. Osmanlı<br />
devleti döneminde yalılarda yatak bol bulunur. Yalıya gelenler boş çevrilmezmiş. Şimdikiler ise yalı yapma uğruna bilmeyen daha doğrusu farkında olmayan canlı tarihi yok ediyorlar.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> İI. Mahmut’un kızı, Osmanlı matbuatında ilk defa şiir kitabı basılan kadındır. Ayrıca Kandilli’de<br />
yazlık kasrı bulunmaktadır. Bu kasır 1916 yılında Kandilli Kız Lisesi olarak açılmıştır. 1986 yılında büyük bir yangın geçirmiştir. Yangından sonra Kandilli Kız Lisesi ek binası aşağı avluda yapılmıştır. Adile Sultan Kasrı Sabancı Ailesi tarafından restore ettirilerek bugün Kandilli Sakıp Sabancı Eğitim ve Kültür Sitesi olarak hizmet vermektedir.</p>
</div>
<div>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Köşk şuanda Validebağ öğretmenler evi olarak kullanılmaktadır. Bu köşkün içerisinde eski Validebağ<br />
Öğretmenler Hastanesi de bulunmaktadır. Şuanda İstanbul içerisinde kalan en büyük yeşil alandır. Toplam alan 356 dönümdür. Bu arazi son yıllarda Üsküdar Belediyesine geçmiştir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bogazicirehberi.com/2011/05/istanbul-florasinda-kaybolmaya-yuz-tutan-bir-agac-sedir-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

